9 Eylül 2014 Salı

Toprak Kraliçesi İle Üç Gün


Rüzgar ve Kuş sesleri. Karşısı Midilli.
      Eylül ayının ilk haftasında, Güney Marmara kıyıları için geç olmakla birlikte, sakin ve iyi hizmet alabileceğimiz kısa bir tatil planladık. 
   Çanakkale Kadırga koyu civarını düşünürken internette gördüğüm, zeytinlik ve bölgeye uygun bodur ağaçlar içerisindeki Terra Zoe Hotel dikkatimi çekti. 
    Bu yıl içerisinde gitmiş olduğum, benim ve ailem için büyük hayal kırıklığı olan Yalıkavak'da bulunan Princess Artemissia Hotel macerasından sonra yılı kısa fakat iyi bir tatil ile kapatırız umuduyla rezervasyonumu doğrudan otel ile yaptım. Bahsettiğim ve olumsuzluk yaşadığımız otel nedeniyle yurt içi otel rezervasyonlarını booking.com gibi sitelerle yapmamaya karar verdim. 
  Terra Zoe Hotel Assos'u Ezine istikametinde geçtikten sonra karşınıza çıkacak olan Bektaş köyü sınırlarında. Köyün yalısı  olan Sivrice köy yolundan aşağıya inerken solda. Taş duvarlar ve ahşap kapı dikkatinizi çekecektir zaten.
Beş dönüm üzerine kurulu bu gerçek anlamda butik otel mimar Hüsmen Ersöz tarafından 2003 tarihinde yapılmış. O zamanki ismi Kaldera olan otel,  2013 yılında, zaten otelin müdavimi olan Ann Nevins tarafından satın alınarak el değiştirmiş. Kendisi aynı zamanda Empress Zoe Hotel'in  (İstanbul) sahibesi. Biz böyle bir değişimin ilk yılında gittik. Otelin adı toprak tanrısından esinlenerek koyulmuş. 
Balık için tabaklar süsleniyor. 
    Otel altı odalı ve çeşitli aktivitelerin yapıldığı ana binadan ayrı geniş bir salonu daha var. Odalarda telefon ve televizyon olmaması iyi. Her odada klima mevcut. Bahçesinde bulunan dekoratif havuzda sivrisinekleri yiyen balıklar, nilüfer çiçeklerini görebilirsiniz. Bahçenin çeşitli yerlerine dağıtılmış oturma köşeleri iyi düşünülmüş. Elma. Çilek. İncir, Üzüm ve bostan mevsiminde giderseniz tadabileceğiniz organik ürünler. Zira hiç bir kimyasal kullanılmıyor.
      Bizim kaldığımız oda suite oda niteliğindeydi. Küçük mutfağı,  ısıtıcısı ve çay kahve ikram köşesi ile bize yeterli geldi.
     İlk günümüz oteldeki sessizliğe alışarak geçti doğrusu. Kuş ve rüzgar sesleri, uzakta Midilli ve masmavi deniz eşliğinde oldukça dinlendiriciydi.
   Sabah ve akşam yemeklerinin ödediğiniz ücrete dahil. Ancak  kesinlikle akşam yemeklerini almanızı öneririm. Öğlen yemeklerini zaten çevre kıyılarda yapacağınız gezilerde yiyebilirsiniz.

   İlk akşam otelin ana binasında olan restorana gittiğimde rezervasyon işleminde bana yardımcı olan Nural hanım ile daha yakından tanışma imkanım oldu. Eşi Hüseyin bey ile profesyonel meslek hayatlarını bitirdikten sonra Bektaş köyüne yerleşmişler.  Nural hanım çok yakın olan akşam yemek servisi için mutfak masasına bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Beni kırmadı ve blog için fotoğraf çekmeme izin verdi.
Yemek öncesi mutfak masası.  



           Masaya oturmamız ile başlayan servis boyunca, bizi çok seven, yıllardır sizi tanıyan bir ev sahibi edasıyla ağırladı Nural hanım. Zeytin yağlılar, ara sıcaklar ve ana yemek sonrası gelen tatlı ile Terra Zoe Hotelin mutfağınında  özellikli olduğunu anlamak güç olmadı. 
    Son akşam yediğimiz yemek sonrası bir ara biz onları  nasıl ağırlarız diye içimden geçmedi değil hani. Neler mi yedik. Zeytin yağlı fasulye, bamya, barbunya, şakşuka, kızartma dolması, içli börek, ahtapotlu ve çam fıstıklı pilav, şekeri ayarında sütlü tatlılar yediklerimizden bazılarıydı ve kesinlikle sıradan değillerdi. 
 Müşteri olarak görülmediğimiz bu otel çoktandır kaybolmaya yüz tutmuş değerleri hatırlattı bize.
   Kısa kaldığımız otel el değiştirmiş olsa bile, Ann Hanımın daha öncede bu otelim müdavimi olmasından  ve  çalışanları Nural ve Hüseyin Bey'in eski ruhu yaşatmalarından dolayı başarısını devam ettiriyor. Umarım her otele kısmet olmayan bu birliktelik bozulmaz ve otel mutfağından çıkan yemekler "Terra Zoe Hotel Mutfağı" isimli bir kitap ile kalıcı hale gelir. Seneye taş fırını daha faal görmek umuduyla teşekkürler...






4 Eylül 2014 Perşembe

Cafe De Paris


Paris'te Son Tango, Paris Seni Seviyorum, bir zamanların Müzedeki hayalet dizisi  ve çok sayıda kendisine adanmış  sanat eseri ile Paris sayılı kentlerden birisi kuşkusuz. Uzun süredir keyifle okuyup seyrettiğim bu eserlerin geçtiği mekanı görmek bu hazirana kısmetmiş.
   Yine 8-9 ay öncesinden ayarladığım, her daim turist ile dolu kente THY yanında diğer bir çok özel firma ile uçmanız mümkün. Bilet fiyatları Paris Turlarının neden pahalı olduğununda bir ön göstergesi. 5 günlük  tur Paris için kuşkusuz yetersiz ancak en azında bir başlangıç olacak bizim için.
THY'nı tercih ettiğimiz bu gezide,  gün içerisinde çoklu karşılıklı sefer yapılıyor. Biz sabah 7:35 gidiş ve 18:15 geliş olarak larak gün kaybını önledik.
    CDG havalanında Terminal 1 olarak bilinen bölüme indik. Körük çıkışı, iki pasaport polisi kaçaklara karşı henüz hava alanına giriş yapmadan pasaport kontrolü yaptı.
Champs Elysees

Ana terminal binasına uzun yürüyen bantlarla geçtikten sonra hızla çıkış yaparak dairesel olan terminalin çıkış bölümüne geldik. Hava alanı Paris merkezine 27 km uzaklıkta. Biz bu yolculuğu taksi ile yapmayı tercih ettik. Kişi sayısına göre fiyat belirlenen taksilerde 70-80 euro karşılığı transferiniz sağlanabilir. 24 numaralı kapı taksicilerin olduğu kapı. Ancak terminalden çıkmadan önce turizm danışma standına uğrayıp kentin metro ve sokak haritasını almanızı öneririm. Biz transferi, 24 numaralı kapıya yönelmişken yanımıza yaklaşan ve 70 euro'ya anlaştığımız turist transfer yetkisi olan Afrika kökenli dolmuşçu ile yaptık. Ancak hava alanından kalkan otobüsler olduğu gibi metro ile bu transferi sağlayabilirsiniz. Belirtmek gerekir ki valizli ve çocuklu bir aileyseniz  bu iş metroyla kolay olmayacaktır. Aslında Paris'e gitmeden önce e-mail ile haberleştiğim  www.parisdolmusu.com  ve gidiş geliş için sözleştiğim firma Türk şoförleri ile sizin transferinizi sağlayabileceği gibi, tecrübeli rehberleri ile rehberlik hizmeti de verebilir. CDG hava alanına dönüşü bu firmanın minibüsü ile yaparak son gün Paris ile ilgili ekstra bilgi  alma fırsatımız oldu. Şoförümüz Hasan Paris'te güzel sanatlar okumuştu zira. İlk gün gidişte Afrika kökenli şoförümüz ile konuşurken nereli olduğunu sorduğumda ben Fransız'ım dedi. Jaun Paol olan ismi yeterince Fransız'dı aslında. Ancak sonra sormak istediğimi anlayarak babasının Togo'lu olduğunu ve kendisinin Fransa'da doğduğunu söyledi. Birazda neşeli geçen bu sohbetin aslında Fransa'da pek yapılmayan, ırkçılığa girebilecek sorular barındırdığını Türk şoförümüzden öğrendim. Anlayacağınız Fransa da herkes Fransız ve kimin ne olduğu ile ilgili araştırma yapmakta yasak.
Paris'de Cafeler.
     Yağmurlu bir günde geldiğimiz Paris'te otele girip çıkmamız bir oldu. Biz otel tercihimizi Opera binasının yakılarında bulunan İtalyan caddesinde yaptık. Bu cadde La Fayette ve Haosman Bulvarına paralel bir konumda ve etrafı metrolar ile çevrili.  Aynı zamanda bir çok yere yürüyüş mesafesinde. İlk günün heyecanı ile elimizde metro haritası ile otelin hemen yanında bulunan istasyona doğru yola çıktı.  İstasyonlarda danışma büroları var ve haritaları buradan da alabilirsiniz.  Paris'te beş adet farklı renk ve harf ile kodlanmış İl De Franse sınırları içerisinde hizmet veren tren hatları  ile (bunlar iki katlı), kent içinde ulaşımı sağlayan ve tren hatları ile belli istasyonlarda geçişleri olan 13 metro hattından oluşuyor. Metro hatları numaralar ve renklerle kodlanmış durumda. Her istasyonda bilet makineleri var ve çoklu bilet daha ucuza gelecektir. Kredi kartı ve para geçiyor. Her bilet 90 dakika boyunca geçerli ve bir kaç defa bu işimize yaradı. Trenlere binerseniz ücretleri daha yüksek ve bilet alırken gideceğiniz istasyonu seçip alıyorsunuz. Biletleri çıkış turnikelerinde okutup çıkmanız gerekiyor. Biletinizi saklayın.

   Paris metro hattı devletin kendi gücünü göstermesi açısından önemli bir simge ve kent 100 yılı aşkın bir süredir metrolar ile donatılmış durumda. Karmaşık olan bu sisteme kısa sürede alışacaksınız. Yeri gelmişken Paris'e gelmeden iphone telefonunuz varsa Louvre müzesi (sesli kılavuz) ve metro dahil bir çok mekanın rehberini bulabilirsiniz. Ben giderken metro yazılımını indirdim ve faydasını gördüm.
Metrolar temiz ve güzel.
   Bu ilk gün Paris'te metro ile C hattına gelerek bu hat üstünde bulunan Notre Dame kilisesine uğradık. Kilise Sein nehri üzeride bulunan adada kurulu. Kilisenin adını  Notre Dame'ın kamburu adlı film nedeniyle çocukluğumdan beri bilirim. Çanlarının çalan Kuazimado'yu kim unutabilir. Güzeller güzeli aşık olduğu kız uğruna kendini kuleden aşağıya bırakması nede trajikti. Uzun bir dikdörtgen şekli olan kilise yanlarda göreceğiniz uçan payandaları, yüksek kubbe yapısı ve içeriye ışıkları alan renkli vitrayları ile benzer kiliselere göre öne çıksa dahi Barselona'da gezdiğimiz   Sagrada Familia kadar etkilemedi beni. Ancak kilise kendisi kadar çevresi ile de ilgi çeken bir yer. Arzu ederseniz kilisenin çıkış kapısının solunda çatıya çıkmak için bilet alıp Paris'e tepeden bakabilirsiniz. Yol yorgunluğuyla oturacak bir yer ararken Paris sokak cafelerinden birisi ile meydanın hemen yan sokağında tanıştık. Zorla bulduğumuz bir kaç sandalyeye hemen çökerek kahvelerimizi ve henüz yeni yapılmış makaronların lezzeti ile Paris'te olduğumuzu hissettik  açıkçası.
Notre Dame ve Sein.
     Uzun süre kalmadığımız bu mekandan yine C hattı ile Eifel kulesine doğru yola çıktık. İndiğimiz metro durağından 5-6 dk yürüyüş ile binaların arasından karşımıza çıkan bu metal kuleden gözlerimizi ayıramadan ve bol bol fotoğraf çekerek yolumuza devam ettik. Ancak bir süre sonra devasa metal kule objektiflerimize sığmamaya başladı.  Kuşkusuz Paris gezisinin en önemli anlarından birisi Eifel kulesi ile karşılaşma. Hep gözünüzün önünde olan ve hatta yerli bir dizi sonrası en çok satılan posterler listesinde bulunan Eifel  Kulesini  görmek heyecan verici doğrusu. Aynı duyguyu yıllar önce geniş bir kapıdan girdikten sonra karşıma çıkan Pizza kulesini gördüğüm anda yaşamıştım. Eifel Kule çıkışını asansörlü veya merdiven+asansör ile yapabilirsiniz. Ancak ben sıra bekleyip merdiven kullanmamanızı öneririm. İki etaplı merdiven çıkışı dik ve zor oldu bizim için. Eifel'de dikey kule asansörü çok sıra beklediğiniz bir yer ancak tepeye çıktığınızda havada güneşliyse her şeye değiyor doğrusu. Yaklaşık 90 dakika kaldığımız kuleden indikten sonra kulenin önünde bulunan parkta biraz oyalandık ve ortamın keyfini çıkarmaya çalıştık. Ancak bakımsız bir yeşil alan ve kumar oynatan, içki satanlar ve bunların peşinde bisikletli polislerle ortam ilgimizi çekmediği için daha fazla kalmamaya karar verdik.
     Geliş günü olan bu ilk güne rağmen bir üçüncü durak yaparak geri kalan günlerimizde yer açalım düşüncesiyle Zafer Takı'na gitmeye karar verdik. Metro ile kısa bir yolculuktan sonra çevresinde oldukça geniş bir yol olan Tak'a ulaştık. 9 yolun birleştiği bu meydana alt geçitler ile ulaşıyorsunuz. Tak aynı zamanda en ünlü cadde olan Champs Elysees başlangıcında. Artık yeter dediğimiz bu ilk günde oldukça yorgun bir halde tekrar gelmek üzere buradan ayrıldık.
Resim yazısı ekle
Ertesi gün Disneylandin  daha sakin olacağı düşüncesiyle pazartesine denk gelen gezimizi ikinci gününü buraya ayırdık. Paris'e gelmeden önce fast pass biletlerimizi internetten alarak bu işi tamamlamış olduk. Disneylan'de ulaşım oldukça kolay. Kırmızı A tren hattının her hangi bir durağından binerek gitmek istediğiniz durağı (Marne la vallae) seçerek bilet alıyorsunuz buda en uzak nokta için 7,5 euro ve yaklaşık 30 dk sürüyor. Kalabalık bir grupla indiğimiz trenden daha önce bilet almış olmanın verdiği avantaj ile doğrudan park içine girdik. Studio için bilet almadığımızı ve girmediğimizi belirtmek isterim. Disneyland için girişteki yerleşim planını alarak planlı gezmenizi öneririm. Çocuksuz yetişkinlerinde rağbet ettiği bu muhteşem oyun parkında her şey çok özenli ve olabildiğince Amerikan kültürünü yansıtıyor. Kurulduğu yıllarda bunun tartışmasının yapıldığını hatırlıyorum. Bende yadırgasam da park oldukça keyifliydi. Space Muntain, Big Tounder Mountain, Temple of the peril, Pirates Of caribbean ve It's a small world öne çıkan yerlerden.  18:00 çizgi film kahramanlarının geçişini izledikten sonra  Disneyland Railtour'a binerek tüm parkı çepeçevre dolaşmış olduk. Dönüşte biraz beklemiş olsak da yine aynı rahatlıkla dönüşümüzü aynı tren ile yaptık.
Louvre Müzesi. Fransa tarihi tabloları.
    Üçüncü gün sabahı şu efsanevi Louvre müzesini görelim diyerek yine yollara düştük. uzaktan oldukça sakin gördüğümüz primadin önünü birazda sevinçle vardığımızda salı günü kapalı olduğunu görerek hafif bir şok yaşadık. Ancak C tren hattına yakındık ve hızlı bir kararla bugünü Versailles sarayında geçirmeye karar verdik. Versailles C sarı hattı gidiyor ve bilet fiyatı metro ile aynı. Güzel bir seyahat  ile görece sessiz bir bölgeye gelmiş olduk. İstasyondan çıkıp sola doğru kalabalığı takip ettiğinizde şatonun bahçesine giriyorsunuz. Önceden bilet almadığımız bu mekan için ailenin iki ferdi giriş sırasına, bende bilet sırasına girerek ve yaklaşık 2 saat bekleyerek öğlen saatlerinde saraya girdik. Sarayın içi ve bahçesi ayrı ayrı geziliyor ve bahçe için mutlaka bilet almanızı öneririm. Gezimizin en etkileyici mekanlarından birisi olan bu saray birazda bilgi sahibi olunup gidilmesi gereken bir yer, Marie Antoinette filmi mesela. Oldukça kalabalık ziyaretçi grubu ile gezdiğimiz bu sarayda çok fazla sayıda Fransız öğrenci görmeniz mümkün. Ufak yaşta yerlerde oturarak, tabloların altındaki notları yazarak ve öğretmenlerin anlatımlarının dinleyerek iyi bir tarih dersi aldıklarının söyleyebilirim.  
Paris'de aşk başkadır.
Sizi çıkışa yönlendiren tabelaları takip edince kendinizi bahçede buluyorsunuz. Bu mekan ve bahçeler için akıllı telefonlarda yazılımlar mevcut ve gelmeden önce yükleyin. Uzun süre kaldığımız saraydan,  bahçeden gelen klasik müzik seslerine doğru yürüdüğümüzde bizi uçsuz bucaksız oldukça bakımlı ve modern ögelerin de eklendiği orta çağ bahçesi karşıladı. Sağlı sollu bahçelerin derinliklerinden gelen klasik müzik sesleri, yer yer ellerinde ahşap kalıplarla şekilli ağaçları budayan bahçıvanlar, geniş çim alanları  ve en sonunda bizi karşılayan ve havuzdan çıkacakmış gibi canlı duran tanrı heykelleri ve at arabaları bahçe girişi aldığımız için ne kadar doğru  karar verdiğimizi anladık. Heykellerin olduğu havuz her iki tarafından, halka açık olan ve üzerinde kayıkla gezebileceğiniz havuz, parklarında bisiklet sürebileceğiniz arboretuma geçiş mevcut. Bu geçişten sonra halk için açık olan alana geçiyorsunuz ve dönüş için biletlerinizi saklamanız gerekiyor. Kapıda güvenlik var çünkü. Bu alandan sonra yiyecek içecek alanları mevcut. Saray içinde kafeterya olsa da ben yemek işini burada halletmenizi öneririm. Kaldığımız sürece güzel bir hafta sonu geçiriyor muşçasına gölette kayıkla gezip, ağaçlık yolda bisiklete bindik. Çimlerin üzerinde dinlenip her biri 5-6 kilo olan tatlı su balıklarını ve ördekleri beslemek çocuklar için keyifli oldu. Sabah 10 gibi geldiğimiz Versailles'den  18 sıralarında dinlenmiş olarak ayrıldık.
      Paris'te günün bitmediğini anlamış olmalısınız. Bizde artakalan zamanı Montmartre tepesinde geçirmeye karar verdik. Gün batımına doğru önce C hattı,  sonra M12 ile Abbesess durağında inerek kısa bir yürüyüş ile tepeye  funikuler ile  çıktık.  Metro biletleri burada da geçerli. Bu tepede Paris manzaralı merdivenlere oturmuş ve kimi sohbet eden, kimisi müzik yapan insanları görmeniz mümkün. Tam tepede bulunan Sacre Cour Bazilikasının gezerek, sağa doğru tepeyi dolaşmaya başladık.
Fransa'da bana Neşet Ertaş dinleten
Ressam Kemal 
      Hemen sonra küçük bir meydan karşıladı bizi. Bu meydan sol tarafında    ressamlar sokağını göreceksiniz. Değişik bir şeyler ararken sokağın en dibinde ve köşede yerleşmiş, pala bıyıklı sokak ressamında karar kıldık. Çat pat İngilizce konuştuğumuz bu hayli tecrübeli yaşını almış ressam bir süre sonra Türk olduğunu  ve uzun yıllardır Fransa'da yaşadığını anlattı. Kulaklığıyla sürekli yanık Orta Anadolu türküleri ve Neşet Ertaş dinleyen   ressamımız buram buram memleket hasreti kokuyordu. En sevdiği kardeşinin kaybından tutunda İstanbul'da geçirdiği gençlik yıllarına kadar pek çok şeyden konuştuk. Vatan özlemi artık yaşlanmış bedende durmuyor ve bizim zihnimize akıyordu. Sohbet devam ederken karı koca yan gözle baktığımız portrenin durumu içinde endişelenmeye başlamıştık. Oğlan neyse de kızı bir türlü benzetemedik. Kararmayan Paris gecesi yine kararmamaya başlamıştı ve portre ressamı Kemal'inde eve gitme zamanının geldiğini açılan telefonlardan anlamıştık. Artık ne yapsak fayda etmeyecek portrenin alt köşesine baktığımızda 2018 tarihini görünce Kemal'in çocukların 4 yıl sonraki portrelerini çizdiğini fark ettik. Şimdi 2018 yılını bekleyip göreceğiz bakalım. Gider ayak Kemal bey sağ olsun bize yemek önerileri ve Paris için yeni fikirler verdi. Hüzünlü ve memnuniyetle havanın kararmak bilmediği bir Paris gecesinde saat on sıralarında artık yorgunluktan bitap halde geri dönüş yoluna başladık. Geldiğimiz yoldan ilerlerken ışıklandırılmış Eifel kulesini solda seyrederek funikuler ile çıktığımız  tepeyi bu defa merdivenler ile indik. Uzun ve yorucu geçen bir gün sonrasında kendimizi otele attık. Sokaklar boş ve iş yerleri kapanmıştı.
Ressamlar sokağı.
    Son tam günümüzü Louvre müzesine ayırdık. Sabah erken saatlerde yola çıkarak sıraya girdik. Daha önce bilet almadığımız için güvenlik geçişinden sonra cam piramit altında bulunan geniş salonda biletlerimiz aldık. Biletiniz varsa sıra dışında doğrudan geçiş kapısı mevcut. Müzede bulunan kullanımı kolay rehberi bir an önce edinerek 1.kata çıktık. Bu rehberde görmeniz gereken belli başlı bilinen sanat eserlerinin yerleri işaretli. Mona Lisa tablosu ilk aradığımız yer oldu. Önünden büyük bir kalabalık ve her iki yanındaki  güvenlikçiler ile orada durduğunu anlamak zor değildi. Yaklaşık 20 dk bu salonda geçirdikten sonra 2 saat  müzede kaldık. Birbirinden muhteşem eserleri görmek bir süre sonra algınızda bozulma yapacaktır. Mümkünse rehber eşliğinde ve önemli eserleri gezerek bu durumdan kurtulabilirsiniz. Louvre müzesi salonları ve binası ile etkileyici bir mekan. Binaların duvar diplerinde oturma alanları insanları kendisinden uzak tutmaktansa adeta içine alıyor.
    Louvre müzesinde gördüğünüz cam piramit uzun bir düzlem sonrasında Champs Elysees kadar uzanıyor. Biz bu uzun yol yürüyüşünü yavaş yavaş ve bir öğle arasında, iş yerlerinden çıkan Paris'liler ile birlikte, bazen oturarak bazen yürüyerek ve parklarında dinlenerek  yaptık. Ünlü Concorde metro istasyonu burada göreceğiniz dikili taşın olduğu meydandan almış ismini. İlk gün gittiğimiz Arc De Triomphe'nin  Champs Elysees başlangıcında olduğunu söylemiştim. Şimdide tam tersten  yürüyerek tekrar geldik bu alana.
Louvre ile Concorde meydanı arasında bulunan Büyük park.
      Hemen hemen tüm ünlü mağazaların olduğu bu şık cadde sanıyorum en kalabalık yerlerinden birisi Paris'in. Yarım günümüzü alan bu tur sonrası,  çıkarken sağda konumlu  metro ile tekrar Louvre müze durağına gelerek planladığımız Sein nehri tekne turu için Batobus isimli hop on hop off teknesi ile günlü 45 euro'ya dört kişi anlaştık. Sekiz durakta 15 dakikada bir duran bu üstü cam ile kaplı teknelerde rahat ve keyifli panoramik nehir turunun iki saatte tamamladık. Tüm tarihi ve turistik mekanların önünden geçen bu güzel ulaşım aracını niye baştan kullanmadık diye hayıflanmadık ta değil. İki günlük bilet ile neredeyse metro yüzü görmeden ( metroya göre pahalı olacaktır) tarihi yerleri gezebilirsiniz. Ancak genç ve enerjik hissediyorsanız tabana kuvvet köprüler ve Sein nehri kıyıları çok güzel gelecektir size.
Sein tekne turu.
Etkileyici bir günün sonuna  geldik yine.
    Son durağımız olan Müze D'Orsay önüne çıkmadan önce Sein nehri kenarında çadırlar ve oyun alanları arasında gezinti yapalım dedik. Özel bir organizasyona sahiplik yapan nehir kıyısında fotoğraf sergisine rastladık. Sergide ünlü sanatçıların Sein nehri kıyısında çekilmiş fotoları, bu kıyılarda kimlerin gelip geçtiğini  hatırlattı bize hüzünle. Paris'te geçirdiğimiz her an bizi kente daha fazla bağladı açıkçası. Tekrar gelmek gerektiğini konuştuk. Güneşli erken yaz günlerinde uzun uzadıya sen nehrinde dolaşma fikriyle dönüş yolunda bulduk kendimizi.
        Son günümüzde hava alanına ulaşımın mevcut grev nedeniyle zor olabileceğini hesaba katarak 3 saat önce yola çıktık. Ancak öncesinde sabah erken saatlerde Exki isimli organik ürün satan  küçük lokantada uzun bir kahvaltı yaparak güne başladık. Uzun bir Hosman ve La Fayette yürüyüşünden sonra Opera binasının arkasında bulunan alış veriş merkezlerine uğrayarak zaman geçirdik. Ve nihayet dönüş saati geldi. Hafta içi olmasından dolayı oldukça sakin olan hava alanından sorunsuzca uçağımıza bindik.
Geleneksel soğan çorbası.
Yeme içme zevkim olmasına rağmen belli başlı şeyleri tatma imkanımız oldu.  Hızlı ve bana göre bu sürede yapılabilecek en dolu tur nedeniyle yemek ikinci planda kaldı. Ancak oturduğumuz yerlerde geleneksel yemekler istedik. Şarap ve peynirleri, baget ekmekleri, boeuf bourguignon, patatesli ördek, kruvasan, tatlıları, kahveleri, makoranları ile güzel bir lezzet turu oldu aynı zamanda.
Kimler gelip geçmiş Sein kıyılarında.
     Paris uzun süredir görmek istediğimiz bir yerdi. Sandığımdan daha fazla etkilendiğimi söylemek isterim. Sanıyorum sayılı kent insanda bu denli etki bırakabilir. Uniform binaları, muhteşem metrosu, etkileyici tarihi yapısı ve en önemlisi ortasından  geçen Sein Nehri ile Paris ancak uzun süreli yaşanırsa anlaşılabilecek kişilikli bir kent. Mısır için Nil, Londra için Times, İstanbul için Boğaz neyse  Sein'de o.

      Gelelim başlığa. Türkiye'de zaman zaman cafe de paris isimli cafelere rastlardım. Bir ara birisinin müdavimi olmuştum. Bende Pariste bir tane bulurum düşüncesi ile gittim,  baktım ki Cafe de Paris ancak Paris'de Cafe de Paris.