11 Aralık 2012 Salı

Zebrano Ağacının Masaya Dönüşümü İle İlgili Meraklısına Bir Yazı


Ham Ağaç
       


                       Bu yazıyı yazmak için uzunca bir süre beklemem gerekti. Yaklaşık 45 gün önce başlayan masif ağaçtan masa tablası yapma projem bugün itibari ile gerçek oldu. Dünya büyük bir sentetik süreçten sonra artık organik yaşama dönme telaşı içerisinde. Plastik devrimde bir ara insanlar polyester kıyafetler ile boy gösteriyordu ortalıkta. Şimdi duvar kağıtları bile organik hale geldi. Neredeyse canlanacaklar. Benim masamda böyle. Aslında yaşıyor. Yani işin jargonunda "çalışıyor". Malzemenin süreç içerisinde şekil ve bazı durumlarda doku özelliklerini değişmesi sonucu oluşan duruma deniyor. Yani plastik, cam  veya paslanmaz metal bir masa gibi değil. 


Kullandığım ağaç olan Zebrano Ağacı Afrika'da büyümüş ve fırınlandıktan sonra, 5 yıl satın aldığım toptancıda dinlenmiş bir ağaçtı.   320 cm boyu ile oldukça uzun ve 6 cm et kalınlığı ile güçlü bir plakaydı. Beklemeden kaynaklanan, kenarlarında ince çatlamalar olmuşsa da içlere ilerlememişti. Bizim esnaf tarafından zeytin ağacı diye bilinen  ağaç oldukça kaliteli bir malzeme. Yoğun ve ince koyu kahve çizgilerle desenli iç yapısı, beyaz ve kahve arasında çizgilerle desenli kabuk altı ile kontrast oluşturuyordu. Ağacı sanayi sitelerinde bulabileceğiniz nitelikli ağaç satan toptancılardan almak mümkün. Böyle bir yerden aldığım ağacı yan  tarafta bulunan marangoz atölyesinin ustasına teslim ettim. Ağaç 500 TL ve ustalıkta 500 Tl olmak üzere şimdilik maliyeti 1000 Tl görünüyordu. Tabi bu sadece tabla için. Fotoğrafta gördüğünüz döküm ayakları   internetten 380 TL'ye aldım. 

Zımpara sonrası 
Bileşke yeri belli olmuyor

Marangozla konuştuğum gibi ağaç enine iki eşit parçaya bölündükten sonra, kabuk altı dışarıda kalacak şekilde ortadan birleştirildi. Uçlarda bileşke yeri görünmesin diye ortadan 2 cm kalınlığın da düzgün bir oyuk açılarak her iki parçanın içine girecek 4 cm eninde   plaka  ve güçlü  yapıştırıcı sayesinde birleştirildi. Fazla doku kaybı olmaması için üst tabla dışında alt yüzde fazla planya uygulatmadım. Ağaç ortadan kesildikten sonra  gördük ki  dikine saklandığı için ortadan hafifçe bel vermiş. İşlem sırasında bu nedenle ağaç kalınlığı 4,2 cm ye kadar düştü. Yani demem o ki alacağınız ağaç yatay saklanmalı ve aralarında takozlar ile  bu tip bel vermeler  engellenmiş olmalı. Benim artık ağaçlıktan çıkıp masa tablası haline gelen malzemem güzel bir zımpara dan sonra tüm desenleri ile ortaya çıktı. Sadece dört kat tik yağı sürdürdüğüm tabla renkleri tamamen ortaya çıktı ve masanın  olgunlaşmış oldu. Kabuk altında fotoğraflarda gördüğünüz kusurları düzeltmeden kalmasını sağladık. Yani ağaç tüm yaraları ile birlikte kaldı. Zebrano ağacı sert bir ağaç. Zımpara yaparken bile ustanın zorlandığını gördüm. 
Döküm ayaklar elektrostatik siyah boyalı
 Dolayısıyla seçtiğiniz ağaç çok önemli. Ladin, ceviz, kestane, zebrano ve daha farklı alternatiflerini siz kesenize göre seçmelisiniz. Ben belkide en güzel malzeme olan ceviz ağacından fiyatı nedeniyle uzaklaştım. Bana ayaklarının montajı ile birlikte 1400 TL'ye mal olan bu masanın piyasa değeri 1700 TL altında değil. Yerine göre 2250 TL fiyatta verebilirler size. 2x1 m boyutunda cevizden yapılı bir masanın en iyi fiyatı 5500 Tl altında değil. Bu nedenle maliyet hesabınızda ağaç en önemli unsur. Son ölçüsü 157x87 cm olan bu masa ağırlığı fazla olduğundan dolayı (30-35 kg civarında) çift döküm ayak koymayı güvenlik açısında daha uygun gördüm. Sert olan tablaya ayakları toplam 16 adet (3,5 cm) , paslanmaz çelikten yapılmış ağaç vidası ile sabitledim. Ayakların toplam ağırlığı  yaklaşık olarak 25 kg. Yani masa yaklaşık 50-60 kg ağırlığında kallavi bir masa oldu. 
Şimdi üstünde yazı yazdığım masa gömülü enerji düzeyi düşük olduğundan doğa dostu. Üzerinde sentetik hiç bir ürün yok. Tik yağı zaten doğal bir malzeme. Masa ayakları döküm demirden olduğu için uzun süre kullanabileceğiniz türden. En önemlisi bu masa evladiyelik ve durdukça daha değerli olacaktır. Masa tablasının model  ve desen olarak tekliği de tartışılmaz. Hayalinizde böyle bir masa varsa en azından bu yazı ile başlayabilirsiniz. İyi eğlenceler. 

Kabuk altlarının beyazlığı doğal bir şerit oluşturmuş

Küçük göründüğüne bakmayın. Yemek masası olur.

20 Kasım 2012 Salı

Denemenin Ne Zararı Var?

Dino
    Orhan Gencebay ne güzel söylemiş "Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni" diye. Aslında beraberinde büyük bir hoş görüyü de  getiren bu kısa cümle, içinde çok şey barındırıyor. Hepimiz yaradılışımız gereği hatalarımız ve kusurlarımızla varız.  Abidin Dino Fransa yıllarında ünlü ressam Chagall ile görüşüyormuş. Chagall bu görüşmelerinin birisinde ayağa kalkıp aksak aksak yürümeye başlamış. Bir süre sonra Abidin Dinoya dönerek; bak Abidin sen topal olsan böyle yürürdün, ben topal olsam böyle yürüdüm diyerek taklitlerini yapmış. Arkasında bizi biz yapan kusurlarımızdır diyerek olayı özetlemiş. Anılarında böyle anlatıyor Abidin Dino. Hepimizin birey olarak tek tek kusuru olduğu gibi, insan olmamızdan ileri gelen ve kusur sayılabilecek özelliklerimiz de var kuşkusuz.   

Chagall
   Şöyle kendime ve çevreme baktığım zaman gördüğüm şey biriktiriciliğimiz. Bu aynı zamanda bizi diğer canlılardan ayıran en önemli farklarımızdan. Akıllı varlık olmamız burada bizi açmaza sokuyor. Şimdi kendi yiyeceği dışında ve dikkat edin fazlası değil, yiyeceği kadarı dışında barınağında bir şey biriktiren  canlı biliyor musunuz. Doğduğumuzdan itibaren sürekli bir şeyler biriktirme çabası içerisindeyiz. Aşırı biriktirme doğal olarak tüketimi de beraberinde getiriyor. Hızlı tüketim ve kontrolsüz üretim bir süre sonra doğal dengeyi her açıdan bozmaya başlıyor. Sizde var olan aynı üç beş eşyanın hiç birisine sahip olmayan insanlarda çoğalmaya başlıyor. Bir zaman sonra alt ve üst tabakalar arasında uçurumda açılıyor.  Mahatma Gandi'nin dediği gibi "basit yaşa ki, başkaları da varolabilsin ". Uygulaması zorda olsa işin felsefesi bu.

        Bahsettiğim tüketim çılgınlığına ben  "çağımızın sosyal obezitesi" diyorum. Toplu halde yapıyoruz ve etkileşiyoruz. Bu obeziteden kurtulmakta diğer obezite gibi değil. Koşarak geçmiyor. Başa çıkmanın yolu bugün bazı kentlerde gördüğümüz ve bizimde ailece sık sık ziyaret ettiğimiz "giymiyorsan giydir, okumuyorsan okut, kullanmıyorsan kullandır" gibi temalarla bize ulaşan sivil toplum örgütlerine destek verilmesi. Bu yolla en azından başkalarını yaşamlarını da kolaylaştırmış oluyorsunuz. Böylece üretim ve tüketim belli bir dengeye oturuyor küçük bir modelle de olsa. Çevrenize bakıp, sizden başkalarının da yaşam hakkı olduğunu ve sizin ulaştığınız temel ve basit ihtiyaçlarının karşılamanın onların için çok zor olduğunu fark edin. Sizi diyete davet ediyorum. Sosyal obezete diyetine. 

14 Eylül 2012 Cuma

Taş Fırın Ekmeği


      Bu ekmek meselesi çoktandır kafamı kurcalıyordu. Nasıl yaparım, kendi ağız tadıma uyan bir ekmek yapabilir miyim diyordum. Bu blogda yazdığım Taş Fırın ile ilgili yazıda belirtiğim fırın aslında bu iş için  vesile oldu. 
     Ekmek binlerce yıldır, insanların yerleşik hayata geçip, tarım ile ilgilenmeye başlamasından itibaren her toplumda sofraların baş tacı olmuş temel besinlerden birisidir. Farklı kültürel değişimlerden etkilenmiş olan ekmeğin değişmeyen tek şeyi, fırından çıktığındaki o tazeliği ve cezbedici kokusudur. 
Ekmek yapma süreci meraklısı için keyif verici bir ritüeldir. Un dediğimiz buğdayın öz hali, doğadaki mikroorganizmalar ile yaşayan bir organizmaya dönüşür bu süreçte. Ortamdaki maya mantarı ile mayalanmış hamur daha gözenekli ve daha kolay pişirilebilir ve doğal olarak sindirilebilir hale gelir. Sizin hamuru nasıl yoğurduğunuz, ortam ısısı, mayanızın kalitesi ve ekmekte kullandığınız süt, bal ve şeker gibi mayalanmaya katkı sağlayıp, ekmeğin pişmesini daha kaliteli hale getiren malzemeler, yaptığınız ekmeğin geleceğini etkiler.  Tatlandırma için koyduğunuz zeytin, ceviz ve diğer bazı katkıların ekmeğin tadı dışında mayalanma sürecine etkisi yoktur. 
Ben  ekmeği  yaparken  un, tuz, su  ve maya dışında  katkı eklemeyenlerdenim. Bu yazıda size kendi ekmeğimi anlatacağım. Kullandığım iki ürün oldu. Birinci ürün yedi tahıllı olanı. Bunu içinde ayçekirdeğinden tutunda, pirinç ununa kadar tüm tahıllar mevcut. Diğeri ise köy unu dediğimiz, tam buğday unu. Ekmek için  1 kg un (elenmiş olmalı), 50 gramlık  yaş maya, iki tatlı kaşığı tuz (fazla tuz kaşıktan dökülsün), 680 gram kadar ılıtılmış su yeterli. Yoğurma için geniş bir kabı tercih etmelisiniz ve tuzu mayadan uzak ve sonra eklemelisiniz. Aksi taktirde tuz maya mantarlarını baskılar.  
      Yoğurma aşamasında makine kullanmadan el ile bu işi yaparsanız daha iyi olacaktır.  Hızlı devir hamuru sıkılaştırabilir. Ben bu işi el ile yapıyorum ve hamur bir bütün hale geldiğinde işlem bitiyor. Vermiş olduğum tarif hafif sulu olabilir ancak hamur yoğurma sırasında eklemek zorunda olduğunuz un ile daha doygun hale gelecektir. 

      Bu aşamada hamuru 20 dakika kadar dinlendirip, tekrar bir miktar yoğurup parçalara ayırıyorum.  500 gramı geçmeyecek bu parçaların fırında pişmesi daha kolay olacaktır. 

Yaklaşık 30 dakika sonra mayalanma etkisini gösterip şekillendirdiğiniz ekmekler şişip hacim kazanacaktır. Bu nedenle mayalanmaya bırakacağınız ekmek şekilli çatlasın istiyorsanız keskin bir bıçakla üzerine çizikler atmalısınız. Aksi taktirde nar gibi sağından solundan açılacaktır.  
Kimi bloglarda okuyacağınız gibi bu ekmek pişirme işini normal elektrikli fırınlarda yapanlarda var. Ben taş fırında yapıyorum ve bu fırını kullanmak diğer fırınlara göre daha zor ve fırını tanımak gerekiyor. Taş fırın kullanıyorsanız alevi bitmiş ve koru artık inmiş, fırın ısısı düşmüş ve homojenleşmiş olmalı. Kabarmış ekmekleri öncelikle fırında ateşten uzak bir köşeye bırakıp iyice şekillenip dış kabuğunun yavaş pişmesini sağlıyorum. Bu aslında altının ve üstünün aynı anda yavaş ve içten içe pişmesini sağlar.  Tahmin edeceğiniz üzere taş fırınlarda ekmek üstü, altından daha hızlı sürede pişer. Taş fırın ısısı her yanışta farklı olduğu için belli bir süre bırakamıyorum. Arada ekmeğe bakarak ve bazen kor ile arasına aleminyum folyo paravan koyarak, bazende üstüne yağlı kağıt sererek pişme sürecini uzatıyorum.  Fabrikasyon olmayan, her defasında farklı şekilde fırından çıkan bu orjinal  ekmekleri pamuklu bir bez üzerinde bırakarak soğumasını bekliyoruz.  
    Çarşı ekmeklerine göre daha doyurucu olan ve bayatlasa bile yüzeyinde mantarlaşmanın kolay kolay olmadığı bu ekmeklere çocuklar gibi hediye ettiğimiz arkadaşlarımızda alışıyor.
      

23 Ağustos 2012 Perşembe

İSTANBUL

Atalarım çok önceden gelmiş buraya. Rivayet o ki insanlardan çok önce. O zaman şimdilerde dendiği  gibi daha kolaymış her şey. Rüzgarlar, denizler bizimmiş. Sonra insanlar gelip yerleşmiş. Sekiz bin yıl önce diyorlar. Bunca zaman, insanlarla birbirimize alıştık. Mesela benim çığlığımı duyan kentli, bu şehirde yaşadığını hisseder. Uzak diyarlarda sesimi duyduklarında, kendilerini şehirlerinde düşlerler. Zaten bir benim sesim, bir vapur düdüğü simgedir bu şehir için.
Bazen tüm gece uyumam. Çığlıklar atarım. Bazen neşeden, bazen endişeden. Arada duyacaksınız kaba ve gür sesli olanlarımızı. Onlar bizim en tecrübelilerimizdir. Gece vakti, kentin gürültüsü uğultu haline gelince, sesim daha çok duyulur. Karanlık olunca, boğuk motor sesini andıran şehir gürültüsünü bastırabilecek kadar güçlü çığlıklar atarım.
Gün ağarınca  mesaim vapurlarla başlar. Şehir hatlarını ben bilirim.  Açık denizde, pervanelerin köpüğünde balık ararım. Balığın ve simidin tadını en iyi ben bilirim.Yorulduğumda gemilerin üstlerine konar ve dinlenirim.
Uçsuz bucaksız, üzerinde insan ve makinelerin olduğu çöplüklerde uçanlarda benim cinsimden. Ben onlardan değilim. Denizsiz yapamam.
 Yapanın elinde, tüylerim den  en iyi yemden bile güzel çapariler yapılır. Kırmızı ipliklerle süslerler oltada tüylerimi. Bundandır peşimdeki bir çok insanın sebebi.

Beni yüksek bir binanın üzerinde, bir dubada veya fenerde, bazen vapur iskelesinde, bazen çalkantılı sularda küçük bir kayıp gibi sallanarak keyif yaparken görebilirsiniz.
Evim yüksek çatılarda, vapur iskelelerinde ve dubalarda dır. Bazen Galata da, bazen Üsküdar da bazen Ayazpaşa dayım.
Ben İstanbul'da martıyım.

Fotoğraflar: Selin ve Mehmet ÖZER (izinsiz kullanılamaz)


3 Ağustos 2012 Cuma

Midilli de Kedi Olmak

Molivosta taş evlerin çatıları
               Son dönemde Yunan adalarında Türk turistlere uygulanan vize kolaylığı özellikle bu yıl adalara yoğun ilgi yarattı. Biz de dostlarımızın tavsiyeleri ile Midilli adasına gitmeye karar verdik. Adaya gidiş için yeşil pasaportlulardan vize istenmiyor. Yurt dışı çıkışı için gerekli olan harcı yatırmanız bizim taraf için yeterli oluyor. Yunan tarafı da hiç bir şey sormadan onayı basıyor. Kapıda vize uygulaması yaptıkları yeşil pasaport dışı Türk vatandaşları için ise vize bedeli 60 euro. Yeşil pasaport yok ise Jale tur veya Tur yol firmaları ada ile bağlantılı  olan şirketler ve her konuda yardımcı olabilirler. Adaya bir kişilik gidiş geliş ücreti 30 euro, araba için bu fiyat 60 euro. Daha önceden arayıp rezervasyon yaptırırsanız daha iyi olur.  Ada da her zevke göre otel bulmak olası. Ancak biz yerimizi kuzeyde bulunan Molivos kentinde liman içerisindeki Sea Horse otelde ayırttık. Genel olarak oda kahvaltı iki kişilik  fiyatı 60 euro. Limanın güney kısmında plajların olduğu bölgede bir dizi çoğu butik oteller var. Bunlarında fiyatı aynı ve limana 10 dakikalık yürüyüş ile gidebilirsiniz.

Mitilini
Plaj önünde şemsiyeler ve şezlonglar otel müşterisi için  indirimli. Benim önerim adada Molivos da kalmanız. Ada büyük ve dağlık olduğu için ulaşım hızlı değil. Ortalama hız 50-60 km/saat civarında seyrediyor. Bu nedenle kendi arabanız ile adaya geçebileceğiniz gibi, arabada kiralaya bilirsiniz. Biz ikinci yolu seçtik ve 35 euro ödeyerek arabayı İGFA şirketinden kiraladık. Burada Metin isimli Yunan vatandaşı bir Türk öğrenci var. İGFA'yı arayarak kendisine ulaşabilirsiniz. Molivos'u tercih ettiğinizde Adaya geldiğiniz ana liman kenti olan Mitilini ve haritalarda göreceğiniz kentlere arabanızla gitmeniz hızlı ve daha keyifli olacaktır. Ada merkezinde bulunan Kalloni kasabası kavşak noktası ve güneye ve batıya genişletilmiş yollar ile bağlı. Bu yolların dışındaki  yollar  dar ve çok virajlı, kesintisiz olarak  sollanamaz işareti var.Yollara kadar taşan ormanlık alanlar ve zeytin bahçeleri ada yollarını seyirlik yapıyor.
Molivos kalesinden Molivos Lİmanı
           Midilli adası Lesvos olarakta biliniyor. Baş şehri Mitilini  ve tek büyük hastane ile önemli devlet daireleri burada. 100 bin nüfusa ve milyonlarca zeytin ağacına sahip ada tam bir zeytin yağı cenneti. Balıkçılığı söylemeye gerek yok. 1462 yılında, İstanbul'un fethinden 9 yıl sonra, Fatih Sultan Mehmet adayı alıyor ve imparatorluğun bahçesi olarak 500 yıl kalıyor. Lozan ile birlikte Yunanistan adaya tek kurşun atmadan yerleşiyor. Bugün bile acılarını ve izlerini görebildiğiniz mübadele yıllarından önce, adanın %30 'unun Türk olduğu biliniyor.

Agiasos da taş kahve
           Adanın kuzey doğusu ve batısı ile güneyi ağırlıklı yerleşim yeri olarak kullanılıyor.  Ada da Ege de öğleden sonra görülen kuzey rüzgarları nedeniyle plajlar kuzeyde dalgalı oluyor. Bu sizi rahatsız ederse adanın batı kıyısı  boyunca ilerleyerek uygun denizi bulabilirsiniz. Bizde öyle yaparak Skala Skaminia ismi verilen şirin sahil köyüne giderek burada ve hemen yan koyu olan Kagia plajını kullandık. Skala Skamia da size önerebileceğim Limanın giriş ağzında yer alan Kafos kafede hem denize girebilir hemde Yunanlıların sabah akçam içtiği Frappe kahvesinden içebilirsiniz. Bu kafeninde olduğu plajda bulunan ve antik bir yolu andıran taş yol ile yanda bulunan Kagia koyuna geçmek 15 dakika sürüyor. Arabanızla 3 dakikada gidebilirsiniz. Bu plaj şemsiyesi ve şezlongsuz doğal bir plaj. Tek lokantası koyun sonunda bulunan Poseidon ve denemenizi öneririm.
adanın Osmanlılar tarafından fetih sahnesi
         Skaminiadan sonra Mantamados köyü geliyor ki bu köy seramikleri ve Koruyucu Taksiarhis manastırı ile ünlü. Bu manastıra girdiğinizde hemen sağda büyük bir ikona da baş melek Mikail'in ikonasını görüyorsunuz. Bu ikonanın hemen karşısında keşişleri öldüren Osmanlı askerleri var. Rivayete göre bu ikona ölen keşişlerin kanının çamurla karıştırılması ile yapılmış. Manastır taş ustalığı ve kilisesi ile halen canlılığını koruyor. Bu manastırın küçük kafeteryasında dolapta gördüğüm sütlaç beni şaşırttır. Adı rizogalo ve tarçınıyla beraber dört dörtlük bir sütlaçtı. Molivos-Skala Skaminia-Mandamados turu bir gününüzü dolduracak bir tur. 
Skala Skaminia
Adanın kuzeyinde bulunan Molivos dan batıya gittiğinizde, Petra kasabasın göreceksiniz. Petra tam ortasında bulunan volkanik kaya üzerinde bulunan evler ile ünlü ve zaten ismi de kaya anlamına geliyor. Bugün ağırlıklı olarak turistik pansiyonların ve geniş plajların bulunduğu kalabalık bir sahil kasabasını andırıyor. Fazla oyalanmadan kalloniye devam ediyoruz. Kalloni yaklaşık 20 dakika uzaklıkta ve yolu dar ve virajlı, tepeden Kalloni körfezini gördüğünüzde,  Kalloni kasabasıda hemen orada düzlükte duruyor. Sardalyası ile ünlü bu kasabada görülecek fazla bir şey yok. Kalloni körfez çıkışında denize girerek ne kadar kötü bir tercih yaptığımızı anladık. Deniz bulanık ve çürümüş yosunlardan dolayı kokuyor. Plajda derin bir sessizlik hakim. Bu günü yine skala skaminiaya giderek bitiriyoruz.
     Molivos-Petra-Kalloni- Mitilini rotasında Giera körfezine gelmeden iki sapak önce Agiasos adanın süpriz köyü olarak karşımıza çıktı. En çeşitli bitki örtüsü ve yaban hayatı burada. Osmanlı döneminde adalıdan vergi alınmayan tek köy olduğu için oldukça kalabalık bir köy olmuş. Ağaç işçiliği, dağ bitkileri ve meyvecilik yapılıyor. Köy merkezinde bulunan kilisenin hemen üst tarafında, ön cephesi taşla kaplı olan kahvesi etkileyici. Yaşlı Yunanlı müşterilerle bir müddet oturup konuşarak aslında mübadelenin hiç bir şeyi çözmediği ve büyük acıları da nesiller boyunca taşıdığına tanık oluyoruz. Gördüğümüz yaşlı bir amca bize Bergamanlı olduğunu ve babasının buraya göçtüğünden bahsediyor özlemle, bir diğeri babasından öğrendiği Osmanlıca ile malının fiyatını  artık bizimde tavladan bildiğimiz penç sayısı ile ifade ediyor.  Bu köyden biraz şaşkın ve hüzünlü olarak ayrılıyoruz.  Ada da mutlaka görülesi gereken yerlerin başında geliyor. Gerek mimarisi, gerekse konumu açısından eşsiz ve adanın Olimpos adı verilen en yüksek dağının eteklerinde kurulmuş.

Yunan ezgileri ile akşam eylencesi
     Agiasos çıkışında Plomari tabelası görebilirsiniz, sakın bu yola Plomariiye gitmek için sapmayın, yol uzun  ve yarısından fazlası stabilize halde.  Plomariye  en kolay Giera körfezi kıyısından gidiliyor.
    Mitilini bizim bu gezide sona bıraktığımız kent oldu. Siesta Yunanistan da turistler için bir sorun ve bunu Mitilini de yaşadık. 13:00 gibi başlayan siesta 18:00 da bitiyor. Kazayla siesta için kapanmaya hazırlanan bir iş yerine girdiyseniz pekte iyi karşılanmıyorsunuz. Bu nedenle sabah saatlerine denk getireceğiniz Mitilini gezisi daha iyi olacaktır.    Adalarda birazda turistik yer olmasının etkisi ile yeme içime kültürü baya gelişmiş durumda. Alkollü içeceklerden uzo hepimizin bildiği içeceklerden olsa da açık ev şarabı da denenmesi gerekenlerden. Soğuk kahve frappe her daim her Yunanlının elinden eksik olmuyor. 
Agiasos da tatlı ekmek
    Adanın kendisine has olan başka bir özelliği ise ahtapotları. Ahtapot kolları  öğlen saatleri  iplere kurutulmak üzere asılıyor. Her lokanta bunu çamaşır asar gibi yapıyor. Tuz ve zeytin yağı ile ızgarada pişirilip yanında sadece limon ile servis ediliyor. Çok lezzetli ve adalar dışında  her yerde rastlanabilecek bir yiyecek değil. Bunun dışında bütün ızgara yapılan kalamar, sardalya ve kolyos balıkları çok lezzetli. Mezeler bizimle aynı olmakla birlikte yaprak sarması tadı ile bizi şaşırttı. Adalarda istediğiniz her hangi bir balık lokantasına girseniz de çok bir şey fark etmeyecektir. Ancak benim size Molivosta önermek istediğim Octopus ve Ofaros lokantaları. Ofaros liman sonunda ve en güzel manzaraya sahip olanı, ışıklarla aydınlatılmış Molivos kalesi seyre değer. Octopus lokantasında tam bir uzmanlık hakim ve rağbet görüyor. Buharda midye denemesi gereken lezzetlerden. Ladotiri peynirinin ızgarası ve kabak çiçeğinin feta peynirle doldurulup ince bir hamur ile kaplanarak kızartılması ile elde edilen dolma denenmeli. Feta peyniri özellikle salatalarda, güveçte ve mezelerde sıkça karşınıza çıkacaktır.
      Yurt içi veya yurt dışı olsun gezilerimde etrafta fırın var mı diye bakarak olurum. Bu fırınlar   halkın alışkanlıklarını ve geleneklerini göstermesi açısından çok şey ifade eder. Mitilini de gerçek fırınlara rastlayabileceğiniz gibi en güzel fırına Agiasos da rastladım. Burada kalınca ve katmerli, dışı iyi pişmiş tatlı, tarçınlı ve katmanları arasında marmelat olan güzel bir ekmek bulduk. Çeşitli otlarla yapılmış peynirli otlu börek ve peynirli börek ve simitlerini ancak deneyebildik. Çok çeşit var ve bir daha ki sefere diyerek oradan ayrıldık.
            Ada ile ilgili olarak hiç şüphesiz çok şey söylenebilir. Camı açık uyuduğumuz odamızda balıkçıların anlamasak bile Yunanistan da  olduğumuzu hatırlatan sohbetleri, içten kalimeraları ve limana dönen teknelerin motor sesleri pek unutulacak gibi değil.

      Ada'nın bahsedilmesi gereken bir özelliğide  Molivos limanında yaşayan kediler. Hepsi ada da kedi olmak varmış dedirtecek kadar huzurlu ve sevimli.

Fotoğraflar: Mehmet Özer (izinsiz kullanılmaz)


30 Haziran 2012 Cumartesi

Taş Fırın ile ilgili kısa bir yazı

                      Köy kenarında, orta büyüklükte bir bahçeniz varsa ve çocukluğunuzda da taş fırın ile ilgili anılarınız mevcutsa, bir köşede fırın olsun isteğine engel olmak mümkün olmuyor. Aslında köylülerin kentleştiği ve bahçelerindeki fırınları yıktıkları bu dönemde lahmacun ve pide fırınları dışında yeni fırın yaptırmak pek akıllıca gelmiyor kulağa. Fırın ustası bulmak, yani iyisini bulmak biraz zahmetli ve pahalı. Kendiniz yapabilirsiniz ama onun içinde bolca zaman gerekiyor. Tabi tecrübeniz varsa. Ben ilk yolu tercik ettim ve daha önce iş yaptırdığım bir ustaya, bahçemden çıkan dere taşlarının içinde olduğu bir plan verdim ve işi kendisine bıraktım. Kendi deneyimi ve benim isteğimle kesme kayrak taşı, ateş tuğlası ve dere taşları ile birlikte güzel bir fırın çıktı ortaya. İç çapı 80 cm olan fırın kapağını özellikle geniş tuttuk. Fırın teknik özelliklerine fazla girmek istemiyorum, ancak bu konuda söyleyeceğim şey işe bilen birisine yaptırmanız ve iç çapının en az 80 cm olmasına dikkat etmeniz. Küçük fırında bir çok malzemeyi aynı anda kullanamazsınız. Yani içerde güveç varken, ekmekte yapayım diyemezsiniz.
Fırın hazır olduktan sonra ilk denemede fırını yavaş ateşte yakmak gerekiyor. Tam olarak malzemenin kuruması 2-3 yanıştan sonra gerçekleşiyor. Fırında kullanacağız odun kayın yada gürgen olmalı. Bunları oduncular da tonu 300-350 tl den bulabilirsiniz. Bu odunların özelliği yalızlı yanması, yani alevli yanması gerekiyor ki yüksek ısı ile fırın homojen olarak ısınsın ve özellikle lavaş, pide ve pizza gibi yiyecekler kurumadan hızla pişsin. Ateşi ben bir köşede yakıyorum ve iyi bir ısı için 3-4 saat yakmam gerekiyor. Fırın kapağı bu esnada aralık kalmalı ki hem duman dışarı çıkmalı, hemde hava içeri girmeli. İyi bir ısıdan kastım, fırının ortasında yer alan zemin tuğlasının ısınarak hamuru alttan da pişirebilmesi. Fırının yeterince ısındığını kapak hemen önüne koyduğum mermerin ısının yükselmesi ile anlıyorum. Sizde kendi fırın ısınız  birkaç yakıştan sonra tecrübe ile anlayabilirsiniz. 
Aksi taktirde altı pişmeyen hamuru yemek istemezsiniz. Küçük fırınlar büyükler gibi ısınmak için çok fazla odun istemiyor. Ben yaktıktan 2 saat sonra güveç pişirmeye başlıyorum. Et   2 saat, tavuk  ise yaklaşık 45 dakika içinde pişer. Tabi toprak kaplarda. Döküm tencereler oldukça hızlı pişirdiği için bu tip kapları arada yemek pişkinliğine bakarak kontrol etmek gerekli. Isıya dayanıklı porselen tencerelerde de yemek yapabilirsiniz. Bunlarda döküm tencereler kadar olmasa da  yemeği hızlı pişirir.  Yemek piştikten sonra ateşi yeni odunlarla güçlendirip hamurlarınızı pişirebilirsiniz. İyi mayalanmış ve ince açılmış lavaş ekmeği 1-2 dakikada, yavaş ateşte ise 3-4 dakikada pişer ve kurur. Tırnak pide ateşin durumuna göre biraz daha uzun sürebilir. Ekmeği ise fırın alevi düştükten koyuyorum. Bu esnada en yüksek ve homojen ısı seviyesine sahip fırın güzel mayalanmış ekmeği alttan ve üstten yaklaşık 20 dk pişiriyor. Arada ateşe bakan yönünü çevirmek, üstü çok pişti ise alttan daha iyi pişsin diye üstüne alüminyum folyo koymak güzel bir ekmek olmasını sağlar. Artık küllenmeye başlamış fırında kek ve börekte oldukça güzel ve yanmadan pişirilebilir. Köyde ekmek için fırın farklı yakılıyor. Bunun için ateşi fırının ortasında ve daha çok kuru dallarla, fırın kubbesinde ki isler tamamen yanıp beyazlanana kadar beklemek gerekli. Sonra ateşi her bir tarafa yayıp, bir kısmını kapağa doğru çekip hamurunuzu, ortasını sildiğiniz fırına  yerleştirip kapağı kapat malısınız. Bazen fırın içerisinde ısıyı kontrol etmeniz  gerekebilir. Bunun için ben aleminyum folyo ile kapladığım bir paravan kullanıyorum. Basit bir tel 30 cm boyunda her iki tarafından kıvırarak bacak yapıp, bu bacaklar arasına da folya gererek paravanı yaptım. Tabi ki devrilmemesi için ayak uzantılarını bir öne birde arkaya kıvırarak sabitlemek gerekiyor. Bu en çok ekmek veya kolay pişen üzeri açık yemeklerde kullanıyorum. Harlı köz veya alevi çok güzel engelliyor.  

Yemeklerin ve hamur işlerinin lezzetini tahmin edersiniz. Burada amacım artık özel fırınların yok olduğu günümüzde bu kültürel birikimi yaşatmak. Fırında pişen yiyecekler sağlıklı olduğu gibi, o gün tüm yemeklerinizi pişirebilir ve akşama da ısıta bilirsiniz. Güzel aile ve dost toplantılarına bahane olan bu tamamen organik pişirme aracı, aynı zamanda yemek yemek için büyük çaba sarf etmenizi sağlıyor. Kentleşmenin bize getirdiği  hızlı ve hazır yemek kolaylığından kısa sürelide olsa kurtulmak çok keyifli. Yazım bu işe yeni başlayanlara umarım faydalı olur.




29 Haziran 2012 Cuma

Türk’ün Cruise ile imtihanı




Aegean Paradise Rodos Limanın da
Üç tarafı denizlerle çevrili güzel ülkemde, şöyle ağız tadıyla seyahat edeceğimiz bir geminin neden olmadığını hep merak etmiştim. Akdeniz  iç deniz olmasına rağmen, limanlarının ve adalarını güzelliği tartışılmaz. Yabancı gemilerle yapılan turların çoğunluğunun yurt dışı çıkışlı olması ve fiyatlarının yüksekliği hep bu gezileri tercih etmemem de en büyük etken olmuştur. 2012 Nisan ayında yine turlara bakarken çoktandır planını yaptığım Ege Yunan Adaları turunu gördüm. Daha önce yok muydu? Elbette vardı. Ancak gemiler çok güven vermiyordu. Az çok deniz tecrübem olduğundan denizin ne kadar acımasız olduğunu yakından bilenlerdenim. Turlar arasında en dikkat çekicisi ETS firmasının Aegean Paradise gemisi ile olanıydı. Aslına bakarsanız bu tur, sektördeki kırılma noktası oluşturuyor. ETS bunu başarırsa gerisi gelir ve kendi gemisini de alır diye düşündüm içimden.  Hemen 8 katlı gemide planlar üzerinde araştırma yaparak oda tercihimi belirledim ve balkonlu 4 kişilik aile odası için telefon ile rezervasyon servisini aradım. Her şeyiyle yeni olan bu turda bilgi birikiminin henüz yeni oluştuğu belliydi. Yaklaşık 30 dk ve 2-3 telefon görüşmesi sonrasında ve daha sonra 2-3 defa daha aranarak eksikler ve yazışmalar tamamlanmış ve odamızı almıştık.  Tur rotası İzmir- Rodos- Santorini-Mikonos-İzmir olarak tercih etmiştik. Ancak gezi tarihi olan 24 haziran 2012 kadar bu işi nasıl olacak diye endişe etmedim desem yalan olur. 
Rodos Limanı
 İzmir kalkışlı olduğundan  şehir dışından gelenler için hatırlatmam gerekir ki liman karşısında katlı otopark mevcut ve en ucuz çözüm bu. Günlüğü 10 tl. Dönüşte 40 tl ödeme yaptık. Saat 15:00  gemi kabul saati olarak bildirilmişti. Limana İzmir sıcağında vardığımızda, tenteler ve tentelerde ki su spreyleri ile fazla bekletilmeden, büyük bir uzmanlıkla, liman polisi ve personelini de katkıları ile gemiye alındık. Valizlerimiz oda numaralarına göre kabul edilerek sonrasında odamıza gönderilmek üzere ayrı bir birime alındı. Saat 16:00 gibi odalarımıza çıktığımızda her şeyin ayrıntısı ile organize olduğunu, kat görevlilerinin ve teknik personelin iyi eğitimli olduğunu anladık. Birinci  ve ikinci kaptanı Yunan uyruklu olan gemide, garsonlar uzak doğulu, teknik personelde genel olarak Ukraynalıydı. Aslına bakarsanız çok büyük bir bilgi birikimi gerektiren deniz ve turizm sektörü bir araya gelmiş ve iyi işliyordu.   

Mikonos
Mikonos
 Saat 18:00 gibi tur sorumlu rehberi tarafından kara turları ve geminin ana hatları ile bilgisi verildi.  Rodos, Mikonos ve Santorini turları arasından biz sadece lokasyon ve ada da ulaşım problemi olması nedeniyle Santorini turunu aldık. Diğer iki ada da ulaşım rahat ve Yunanlı komşularımız çok yardımcı. Tur firmasının sunduğu fiyatlardan daha ucuz ve rahat gezebilirsiniz. Yani 7 kişi Rodos Adasını şöförlü bir araç ile 150 euroya rahat bir şekilde gezdik. Mikonos adası gezilmesi daha kolay olan bir ada. 1,6 euroya (7 yaşa kadar ücretsiz) paradise plajına gidebilirsiniz. Ancak tur gemisi Mikonos ta limana yanaşırsa bu durumda ada merkezine operatörden gidiş geliş bilet almanız mesafeyi yürümemeniz açısından iyi olur. Fiyatı 8 euro. Yani birazda mecbur kalıyorsunuz. Açıkta demirlerse tenderlar merkeze ulaştırıyor ve ulaşım problemi kalmıyor. Yeri gelmişken bu gemi turlarında negatif bir durum olarak belirtilen gemiden inme ve gemiye binme prosedürleri insanı canından bezdiren bir hal almıyor. Bir tek Santorini adasında dönüşte Salı günü olmasından dolayı büyük gemilerini sayılarının fazlalığı nedeniyle bir miktar sıkışıklık oldu. Bu kadarda olur diyorum.  Santorini beni en çok etkileyen adalardan birisi oldu. Volkanik özelliklerini yıllardır belgesellerde gördüğüm bu adanın şu andaki durumu çok etkileyici ve şaşırtıcı.   Görülmeli derim. Fotoğraf merakınız varsa sizi etkileyecektir. Adalar ile ilgili tur bilgisi vermek istemiyorum. İsteyen açar okur.
Mikonos Pazarı


Santorini






Santorini
Şimdi gemiye dönüp mutfakla ilgili bazı şeyler yazmak istiyorum. Sabah kahvaltısına diyecek hiç bir şeyim yok. Ancak öğlen ve akşam yemeklerin tarafımdan ve diğer konuştuğum yolcular tarafından beğenildiğini söyleyemeyeceğim. Aslında gemide yemek her zaman çok önemlidir. Küçük bir tekne bile olsa ayrı bir önemi ve menüsü vardır. Yemek işini ben salata- soğuk meze, tatlı-meyve  ve ana yemek olarak ayırmak istiyorum. Aksi taktirde haksızlık olacak. Bu gruplandırmada ana   yemekler dışındaki gruplarda hiçbir problem yok. Hepsi taze ve günlüktüi. Ancak ana yemeklerin lezzeti  gemide şöyle orta yaşlı bir hanımı çevirip “yenge bizim aşçı hasta, bu akşam sıcakları sen yapta yiyek” deseniz kesinlikle daha iyi olurdu. Pilav bu blogda yazdığım Kamboçya ve Vietnam gezimizde yediğimiz pilavlara benziyordu.  Köfte ve hele dalyan köfte öylemi olur. Ya tavuk öylemi yapılır. Şimdi işletmeci olarak  düşünsen iyi yemek müşteriyi masada tutar, içkisini içer, kahvesini içer falan. ETS’nin bu konuda hassasiyet göstereceğine eminim. Her ne kadar aşçı Türk bile olsa ara kadro yüksek ihtimal uzak doğulu ve baharatlar, yemeklerin pişirilişi bir şekilde lezzeti etkiliyor olmalı. Yemekler esnasında içtiğiniz açık su dışında tüm içecekler ücretli. Fiyatlar makul kabul edilebilir. Akşam 17:00 gibi çay ve kek börek servisi ücretsiz. Gece 24:00-01:00 arasında çorba servisi yapılıyor. Ben işkembeye denk geldim. Çok iyi değildi. Bu arada mutfakta hijyen mükemmel. Garsonlar Endonezyalı ve çok güler yüzlüler. Türk amirleri mükemmel.   ETS   bu operasyonu iyi bir kadro ile kotarmış. Hepsinin  ehil personel olduğu her hallerinden belliydi.
Mikonos Klise
Bu tip gemilerde diğer önemli bir konuda,   gemi uzun milleri alırken sizinde sıkılmadan zaman geçirmenizin sağlanması.  Akşam üzeri 17-18 gibi canlı müzik veya dans eşliğinde 70’li 80’li yılların disko parçalarını dinleyebilirsiniz. Küçük tuzlu su dolu havuzda çocuklarınızı yüzdürebilirsiniz.  Temiz havlu hizmeti  var.
Akşamları Bingo, revü, disko sizi eğlendirebilir. Bingoda az daha 1.çinko yapıyordum. Heyecanı yeter!
Aslında belki de en başta yazmam gereken oda temizliğini sona aldım. Her gün oda temizliği yapıldı. Havlular değiştirildi, ihtiyacımız olduğunda hep kapının önündeydiler. Oda ile ilgili bir problem yaşayacağınız hiç sanmıyorum.
Santorini 

   
Santorini

Mikonos Paradise Beach

Lİndoslu Türk Atilla 



Başlığı özellikle “Türk’ün Cruise ile imtihanı” koydum. Bizim bu tur biraz Türk usulü oldu. Mesela cruise sektörü bu gezi ile haşema ile tanıştı,  kaptanın yüzünü görmeden gemiyi terk eden tek yolcu grubu bizdik her halde, kısa pantolonlarla yemek salonlarında boy gösterdik, gala yemeğinde operatör firmanın takım elbise isteğine tepki verdik, ama söz veriyorum öğreneceğiz. Bir daha ki sefere daha çok pantolon ve gömlek götüreceğim. Takın elbise için söz veremiyorum. Onun için gemiyi büyütmeleri gerekiyor.
                ETS Tur’u bu cesur girişimi için tebrik etmek gerekiyor. Yeni firmalar ve rekabet bu sektörü daha iyi hale getirecektir. Bir daha gider miyim? Evet giderim.

Fotoğraflar: Mehmet ÖZER  (izinsiz kullanılamaz)