5 Mayıs 2015 Salı

Adrar'a Yolculuk

Atlas Dağları
      Kış çıkışı  özellikle 23 nisan haftasında yurt dışı gezileri pek keyifli olur. Hava ne sıcak ne soğuktur. Gideceğiniz yer turistik bir yerse pek kalabalıkta olmaz. Bu senede kuralı bozmadım ve kapalı tur planlayarak dostlarla Fas'a gidelim dedik.
Kuzey Batı Afrika'da bulunan ekzotik ülke Morocco'ya bizim Fas deme nedenimiz Osmanlı'dan. Korumasına aldığı ülkenin o dönem başkenti Fes olduğu için ismi Fas koymuşlar. Bir çok uygarlık ve din etkisinde kalmış ülkede, size sunulan kültür Berberi kültürü. Fransızlarında bölgedeki etkilerini halen görmek mümkün.
Atlantik kıyıları
          Her daim fotoğraflarda kırmızı topraktan yapılmış evleri ile gözümün önüne gelen Fas aslında bundan çok daha fazla ve şaşırtıcı eğeler içeriyor. Gitmeden önce özellikle solo gezginlerin yazılarına baktığımda gerçek  Fas turunun  Kazablanka - Marakeş turu olmadığını anlamak zor olmadı. Haritaya baktığımda ve birazda tarihi okuduğumda dört büyük hanedan Başkent'i olan Rabat, Meknez, Fes, Marakeş'in görülmesi gerektiğine ortaya çıkıyordu. 
Hassan 2. Cami
       THY dışında uçabileceğiniz hava yolları olmasına karşın TK617 ve 618 nolu uçuşlar Kazablanka'ya gidiş dönüş uçakları. Hava alanı küçük ve giriş işlemleri memurların iş yavaşlatmasından dolayı çok uzun sürdü bizim girişimizde. Türk vatandaşlarına vize istenmeyen ülkede, yeşil pasaportunuz varsa diplomatik girişten geçebilirsiniz. Uçaktan inip otobüs ile Kazablanka'ya giderken temiz ve yeşil bir kent izlenimi aldık. Hassan 2 cami minaresi çok uzaklardan görünebiliyordu. Doğrudan avlusuna gittiğimiz bu cami pazar günü olmasının etkisiyle şenlik yeri gibiydi.  Okyanus kenarında dev dalgaların oluşturduğu nem ve dalgalardan kopan su taneleri kıyı şeridi boyunca sisli bir hava yaratmıştı. Yiyecek satanlar, ellerine kına çizdirenler ve çocuklarla tam şenlik yeri gibiydi. Bu hali ile Colombo'da göründüğümüz okyanus manzarasına çok benziyordu. Pek fazla kalmadığımız bu şehirde Habus Çarşısı'nı ve dar sokaklarını görme fırsatımız oldu. Hasan 2 cami gelmişken görülmesi gereken bir mekan.
Kına dövmesi.
        Ertesi gün sabah erkenden otobüs ile şimdiki başkent Rabat'a hareket ettik. Oldukça sıkı kuralların uygulandığı trafik Fas'ta en rahat edeceğiniz konulardan birisi. Yaklaşık 1,5 saatlik yolculuktan sonra vardığımız Başkent'te kraliyet sarayı, 5. Muhammed Mozolesi ve  Uday kalesi görülmeye değer yerlerden. Özellikle Uday kalesinde mavi kapılı ve mavi boyalı duvarların oluşturduğu sokaklar  fotoğraf için çok uygun. Fas'ın en ünlü naneli Çay içme mekanı bu kale içinde (Moresk cafe). Kale bakımlı bitki örtüsüne sahip. Keyifli zaman geçireceksiniz. Kalenin üstteki Kapısı'ndan çıktığınızda yokuş aşağı devam ettiğinizde okyanus kenarına ulaşabilirsiniz. Burada bulunan lokantalarda balık molası vermelisiniz.
Fishplate
Zelliş

        Zamanı gelmişken yanınızda euro götürmenizi öneririm. Bir euro on dirhem ediyor ve euro verirseniz genelde dirhem alıyorsunuz. Hava Alanında iki bin dirhem üzerinde dirhemi Euro'ya çeviremiyorsunuz. Çıkışta sorun yaşamamak için fazla para bozdur mamanızı öneririm. Rabat'a kraliyet sarayına avlu dışında girilemiyor. 5.Muhammed mozolesi de  el işçiliğini olan, zellişleri  ile etkileyici bir  anıt mezar ve görülmeli derim. 

     Akşam üstü Meknez'e vardık ve burada çok kısa kalarak henüz akşama hazırlanan çarşı Meydanı'nı ve kent kapısının ziyaret ettik.  Sanıyorum burada gördüğümüz çarşı meydanı en doğal olan meydanlardan ve  ileride bu konuya değineceğim.  Kendi Özgün yapısının korumuş bu kentte akşam üstü ayrılarak yaklaşık iki saat sonra Fes'e ulaştık.Fes oldukça büyük bir kent. Oteller konusunda çok şanslı olmadığımızı söylemeliyim. 5 yıldızlı bir otel bile bizim ölçülerimizde ancak 3 yıldız alabilir.
Sepiciler
Boya tankları


Meanttea

    Fes gerçek anlamda ağdalı bir Fas Şehri ve bunu Borj tepesi olarak anılan tepeye çıkınca daha iyi anlıyorsunuz. Eski kenti tepeden görmek etkileyici. Kısa Kaldığımız bu yerden, zellişlerin yapıldığı atölyelere geçtik. Zellişleri tüm Fas'ta görmeniz mümkün ve çok zahmetli bir sanat olduğu hemen bakıldığında anlaşılıyor. Küçük fayans parçaları ile derzli yapılan bir mozaik aslında. Ancak mermerden de yapılanı var. Fas'ta göreceğiniz tüm saraylar  ve camilerin, baş yapıtların Zelliş harikası olduğunu  Söylemek Lazım. Siz dışarıdan Fas'a toprak renkli binaların oluşturduğu az gelişmiş bina yığını olarak bakabilirsiniz. Ancak az pencereli, yüksek duvarlı bu binaların içi kapılarında da anlaşılacağı üzere çok görkemli. Herkes Gücü'nün yettiği kadarıyla bu el sanatını evinde kullanmış. Geniş bir avluya açılan evlerde yüksek sütunlar ve sütunlar üzerinde Alçı kalıplardan dökülen desenlere rastlamanız mümkün. Yüksek duvarlar arkasında yemeye, içmeye ve eğlenceye düşkün bir millet olduğunu  unutmamalısınız. Fes medinası oldukça etkileyici ve mutlaka gidilmesi gereken bir yer. Fes'e geldiğimizde bu dar sokaklar çarşı için 3. rehberimizi de aldık otobüse. Ara sokaklardan geçerek iki bina arasında fark edilemeyecek kadar dar olan yarıktan çarşı içerisine girdik.

Fes Medinası
     Dokuz bine yakın sokaktan Oluşan bu medina da enteresan kapılar, binalar, iş yerleri, kreşler, camiler ve en ilginci halen orta çağ da yaşıyormuş gibi boya kazanlarında sözüm ona organik boyalarla deri boyayan sepiciler gezinin en renkli ve unutulmaz anlarını oluşturdu.  Yaklaşık yarım gün süren medina gezisinde kaybolmamamız için 4-5 kişinin bizi takip ettiğini sonradan anladık. Bu bölgede solo gezi yapıyorsanız  bir rehbere ihtiyaç olacaktır. Zamanınız olursa Musevi Mahallesi farklı mimarisi ile ilginizi çekebilir.
Fes'de dar sokakalar

Fas'ta bizim çizdiğimiz başkentler rotası aslında pek tercih edilmeyen bir rota. Nedeni de Marakeş'e dönüş. Yaklaşık 11 saat Süren otobüs yolculuğu ile Marakeş'e varıyorsunuz. Bu güzergahta Atlas dağları eteklerinde zorlu bir parkurda, yada yine Rabat'a girmeden otoban ile daha rahat bir yolculuk yapacaksınız. Biz İfrana'da uğrayarak ikinci seçeneği kullandık. İfran bence Fas'ın görülmesi gereken diğer bir yüzü. Fransız mimarisi ile döşeli bu kışlık mekanda Dünya'nın sayılı üniversitelerinden birisi bulunuyor (Al Akhawayn) ve revaçta bir yer. Dönüş yolunda yediğimiz en iyi yemeklerden bazılarını mola yerlerinde tatma fırsatımız oldu. Kapalı grup olduğumuz için sıkılmadan geçen bu yol, yalnız seyahat ediyorsanız yanınızda kitap ve oyalayacak bir şeyler bulmayı gerektirecektir.

      Marakeş'e   geldiğinizi toprak renginin kızıllaşmasından ve binaların bu kızıl renge bürünmesinden anlayabilirsiniz. Atlas Dağlarına yakın konumu ile Marakeş Fas'ın en turistik yeri. İlk gün gittiğimiz Djemaa El Fna meydanında henüz havanın aydınlık olmasından kaynaklı tenhalık vardı.
Marakeş, Koutoubia Cami minaresi.
Yüksek bir kafede güneşi biraz batırdıktan sonra etrafta dolaştık. Ancak fotoğraf çeken insan için çok bunaltıcı bir yer ve kimse fotoğraf çekmenize izin vermiyor. Bu durum enerjimizi düşürdü doğrusu. Ancak pazar çok hareketli ve eski fotolardan gördüğüm kadarıyla kökeni Berberilerin kurmuş olduğu pazardan geliyor. Şimdiki mekanı,  fotolarda görülen Koutubia Camiye bakılırsa eskisi ile aynı yerde. Meydana solda bulunan faytonların yanından geçerek giriyorsunuz. Burası caminin avlusu gibi adeta. Müzik yapanlar, hayvan gösterileri, salyangoz satanlar, ızgara et ve meyve suyu satanların hemen solunda kapalı çarşı geliyor.  Burada çok otantik şeyler bulmanız mümkün. Ara sokaklara zaman ayırmalısınız. Djemaa el Fna ya görünce Meknez'de veya daha az turistik bir şehirde buna benzer bir meydanda olsam dedim açıkçası. Yeri gelmişken Fas'ta elinizde profesyonel makinelerle fotoğraf çekmek pek kolay değil. Makine küçükse pek ciddiye alınmıyorsunuz. Ben Fuji XT-1 ile gittim ve 18-55 objektif kullandım.  
Djemaa El Fna
      Marakeş'in ikinci gün yaptığımız Atlas dağ eteklerinde tur sefası çok doyurcu olmamakla birlikte bizi bir nebze kalabalık kent dokusundan uzaklaştırdı. Atlas Dağlarının Karla kaplı Güney zirvelerini ve köylerini gördük.
Djemaa El Fna

Marakeş gece hayatı oldukça hareketli. Biz çok fazla göremesek bile bir gece panoramik  tur attık. Ancak daha çok ilgilenilmesi gereken bir konu diyelim. Marakeş'in akıllarda kalan diğer bir harikası Majorelle bahçesi. Kendisi ressam olan Majorelle ölümünden sonra Yves Saint Lorant 1980 de alarak tekrar canlandırmış. Muhteşem kaktüsleri ve mimarisi ile güzel bir mola oldu bizim için. Marakeşte Bahia sarayı, hemen yanında Argan yağ üretim kooperatifi Koutoubia cami gidilebilecek yerlerden. Bahia sarayını görmenizi öneririm. 
Ülkeleri gezildikten sonra  bazen eksiklik hissederim. Fas'ta bunu hayli fazla hissetim. Bu yazıyı yazmak ve duyguyu vermek o nedenle bir miktar güç oldu benim için. Kapalı kutu değil ancak zaman harcamak gerekli bu ülke için. Hiç bir yeri üniforma değil ve her köşe başında bir Şeyler çıkacağını biliyorsunuz.
Bahia Sarayı
Berberi at gösterileri.

Gelelim yeme içme mevzuna. İçecek olarak çok az siyah çayla demedikleri bol şekerli nane çayı ilk sırada. Bunu yerinde içerseniz, önünüze küçük demlik içinde süslü küçük bardaklar ile servis alırsınız. Kahve her daim iyi ve her yerde var. Alkollü içecek olarak biraları  iyi ve onuda içtik. Chez  Ali'nin yerinde bir defa kırmızı şarap denedim ancak çok sıradandı. Deneyin belki iyisi vardır. Zira şarapçılık Fransızlar'ın etkisi ile iyi deniyor. 
Pastilla

Yiyeceklerden de Tajin ana yemekleri kuskusla birlikte. Tajin denen yemeğin ağzımıza uyanını bulmak zaman aldı. En iyi ve bizim beğendiğimiz kuzu eti ile yapılan kurutulmuş meyvelerle bol soğanla servis yapılanı. Tavuklu, dana etli, sebzeli, Fas sucuğu ile yapılanları da var. İçerisine enginarda konuyor. Kus kus ince bulgurun suyla ıslatılması ile yapılıyor. Üzerinde etli veya etsiz tajin dökülerek servis ediliyor. Bulgur tuzsuz ve aslında üstündeki yemeği tad olarak dengeliyor. Etli tercih ederseniz daha iyi olabilir. Sucuklu da Yapılıyor. Harira ünlü bir çorbaları ve lezzetli, sucuk merguez olarak isimlendirilmiş. Dana etinden ve küçük sosisler gibi lezzetli. Bizi en çok şaşırtan yemek pastilla oldu. Yufkasının yapılışının zor olduğunu bildiğim bu enteresan yiyecek içinde, tavuk, yumurta ve değişik sebzeler mevcut. Kıtır kıtır yağda pişirilmiş olan bu yuvarlak birazda ciğer sarması benziyor. Üstünde bal ile servis ediliyor. Hem tatlı bende tuzlu bir yemek. Belirtmek Lazım ki yerel olmakla birlikte kesinlikle tören yemeği. Denenmeli derim. Kalabalıksanız ortaya 1-2 tane yeter. Bunların dışında yemek öncesi salata servisi  var. Humus, şalgam  turşusu, domates ve zeytin yağı, zeytin, zeytin yağlı kuru fasulye, patlıcan ezme bizim yediklerimiz.
      Ekmekleri güzel. Günlük ekmekleri disk şeklinde fiyatı 1 dirhem ve çokça bu tüketiliyor. Bizim tek tarafı kabarık bazlamamız  gibi. Ancak Fırında pişmişi.  Fes Dönüşü yolda yediğimiz enfes Tajin  yanında gelen ve berberi ekmeği olarak bilinen toprak fırın ekmeği aslında pide gibi ve  çok lezzetliydi. Adı tafarnout. Denemelisiniz. İstemezseniz klasik ekmek gelir. Sabah kahvaltısında krep dedikleri Yağlı Katmer ve üst yüzeyi gözenekli olan ve tam anlamı ile krep  olan ve bal ile servis edilen  baghrir   kahvaltınıza lezzet katacaktır. Köfteleri bizimkine bir miktar benziyor ancak kuru. Kuzu ve tavuk şiş seçeneklerden size yeni bir şeyler vermeyecektir . Bu kadar yemek sonrası bir miktar mide barsak sıkıntınız olabilir. Pek ciddi sonucu olmayacağını söyleyebilirim. Fakat açıktan su içmeyin ve nane çayı içtiğiniz yerlerim temiz olduğuna emin olun. Bardaklar pek iyi yıkanmıyor. Chez Ali'nin akşam Yemeğini sorduğunuzu duyar gibiyim. Etkileyici bir şölen ve yeme israfı var. Harirî Çorbası, fırın kuzu, tavuklu kus kus, meyve ve kurabiye servisinden sonra, berberi atlıların gösterisini seyrediyorsunuz. Atlar Fas'ta önemli ve ve dünyaca ünlü yarış atları yetiştirmişler. 

Et Tajin ve enginarlı
Tavuklu sebzeli kuskus

Gelelim yazının başlığına. Kuzey Batı Afrika'ya gelen Perseus, bu bölgenin hakimi olan Atlas'tan  gördüğü kötü davranıştan dolayı  ona kızar ve yanında bulunan Medusa başının Atlasa gösterir. Anında taşlaşan ve uzun sıra dağlara dönüşen Atlas bugün Afrika'nın çöllerini Fas'ın verimli topraklarından ayırır. Bu dağlarda yaşayan ve Yunanlıların Barboroi dediği Berberiler Adrar ismini vermiştir Atlas dağlarına ve dağlar anlamına gelir. Bana göre Fas'ın ana konusu ve şekillendiricisi bu dağlardır. Bir çok ülkenin  bulunduğu coğrafyadan etkilendiği gibi Fas'ta bugünkü halini Atlas Dağlarına borçludur. 

Evet geldik bir yazının sonuna. Fas yoğun gezi rotası olan, yorucu ülke. Fakat hep gözümüzün önünde. Bu nedenle gidip görmek gerekli. Bir gün giderseniz, benim yerime gece hayatına biraz daha akıp, Atlas Dağları'nı geçip bir gece Çölde Çay için derim. 





9 Eylül 2014 Salı

Toprak Kraliçesi İle Üç Gün


Rüzgar ve Kuş sesleri. Karşısı Midilli.
      Eylül ayının ilk haftasında, Güney Marmara kıyıları için geç olmakla birlikte, sakin ve iyi hizmet alabileceğimiz kısa bir tatil planladık. 
   Çanakkale Kadırga koyu civarını düşünürken internette gördüğüm, zeytinlik ve bölgeye uygun bodur ağaçlar içerisindeki Terra Zoe Hotel dikkatimi çekti. 
    Bu yıl içerisinde gitmiş olduğum, benim ve ailem için büyük hayal kırıklığı olan Yalıkavak'da bulunan Princess Artemissia Hotel macerasından sonra yılı kısa fakat iyi bir tatil ile kapatırız umuduyla rezervasyonumu doğrudan otel ile yaptım. Bahsettiğim ve olumsuzluk yaşadığımız otel nedeniyle yurt içi otel rezervasyonlarını booking.com gibi sitelerle yapmamaya karar verdim. 
  Terra Zoe Hotel Assos'u Ezine istikametinde geçtikten sonra karşınıza çıkacak olan Bektaş köyü sınırlarında. Köyün yalısı  olan Sivrice köy yolundan aşağıya inerken solda. Taş duvarlar ve ahşap kapı dikkatinizi çekecektir zaten.
Beş dönüm üzerine kurulu bu gerçek anlamda butik otel mimar Hüsmen Ersöz tarafından 2003 tarihinde yapılmış. O zamanki ismi Kaldera olan otel,  2013 yılında, zaten otelin müdavimi olan Ann Nevins tarafından satın alınarak el değiştirmiş. Kendisi aynı zamanda Empress Zoe Hotel'in  (İstanbul) sahibesi. Biz böyle bir değişimin ilk yılında gittik. Otelin adı toprak tanrısından esinlenerek koyulmuş. 
Balık için tabaklar süsleniyor. 
    Otel altı odalı ve çeşitli aktivitelerin yapıldığı ana binadan ayrı geniş bir salonu daha var. Odalarda telefon ve televizyon olmaması iyi. Her odada klima mevcut. Bahçesinde bulunan dekoratif havuzda sivrisinekleri yiyen balıklar, nilüfer çiçeklerini görebilirsiniz. Bahçenin çeşitli yerlerine dağıtılmış oturma köşeleri iyi düşünülmüş. Elma. Çilek. İncir, Üzüm ve bostan mevsiminde giderseniz tadabileceğiniz organik ürünler. Zira hiç bir kimyasal kullanılmıyor.
      Bizim kaldığımız oda suite oda niteliğindeydi. Küçük mutfağı,  ısıtıcısı ve çay kahve ikram köşesi ile bize yeterli geldi.
     İlk günümüz oteldeki sessizliğe alışarak geçti doğrusu. Kuş ve rüzgar sesleri, uzakta Midilli ve masmavi deniz eşliğinde oldukça dinlendiriciydi.
   Sabah ve akşam yemeklerinin ödediğiniz ücrete dahil. Ancak  kesinlikle akşam yemeklerini almanızı öneririm. Öğlen yemeklerini zaten çevre kıyılarda yapacağınız gezilerde yiyebilirsiniz.

   İlk akşam otelin ana binasında olan restorana gittiğimde rezervasyon işleminde bana yardımcı olan Nural hanım ile daha yakından tanışma imkanım oldu. Eşi Hüseyin bey ile profesyonel meslek hayatlarını bitirdikten sonra Bektaş köyüne yerleşmişler.  Nural hanım çok yakın olan akşam yemek servisi için mutfak masasına bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Beni kırmadı ve blog için fotoğraf çekmeme izin verdi.
Yemek öncesi mutfak masası.  



           Masaya oturmamız ile başlayan servis boyunca, bizi çok seven, yıllardır sizi tanıyan bir ev sahibi edasıyla ağırladı Nural hanım. Zeytin yağlılar, ara sıcaklar ve ana yemek sonrası gelen tatlı ile Terra Zoe Hotelin mutfağınında  özellikli olduğunu anlamak güç olmadı. 
    Son akşam yediğimiz yemek sonrası bir ara biz onları  nasıl ağırlarız diye içimden geçmedi değil hani. Neler mi yedik. Zeytin yağlı fasulye, bamya, barbunya, şakşuka, kızartma dolması, içli börek, ahtapotlu ve çam fıstıklı pilav, şekeri ayarında sütlü tatlılar yediklerimizden bazılarıydı ve kesinlikle sıradan değillerdi. 
 Müşteri olarak görülmediğimiz bu otel çoktandır kaybolmaya yüz tutmuş değerleri hatırlattı bize.
   Kısa kaldığımız otel el değiştirmiş olsa bile, Ann Hanımın daha öncede bu otelim müdavimi olmasından  ve  çalışanları Nural ve Hüseyin Bey'in eski ruhu yaşatmalarından dolayı başarısını devam ettiriyor. Umarım her otele kısmet olmayan bu birliktelik bozulmaz ve otel mutfağından çıkan yemekler "Terra Zoe Hotel Mutfağı" isimli bir kitap ile kalıcı hale gelir. Seneye taş fırını daha faal görmek umuduyla teşekkürler...






4 Eylül 2014 Perşembe

Cafe De Paris


Paris'te Son Tango, Paris Seni Seviyorum, bir zamanların Müzedeki hayalet dizisi  ve çok sayıda kendisine adanmış  sanat eseri ile Paris sayılı kentlerden birisi kuşkusuz. Uzun süredir keyifle okuyup seyrettiğim bu eserlerin geçtiği mekanı görmek bu hazirana kısmetmiş.
   Yine 8-9 ay öncesinden ayarladığım, her daim turist ile dolu kente THY yanında diğer bir çok özel firma ile uçmanız mümkün. Bilet fiyatları Paris Turlarının neden pahalı olduğununda bir ön göstergesi. 5 günlük  tur Paris için kuşkusuz yetersiz ancak en azında bir başlangıç olacak bizim için.
THY'nı tercih ettiğimiz bu gezide,  gün içerisinde çoklu karşılıklı sefer yapılıyor. Biz sabah 7:35 gidiş ve 18:15 geliş olarak larak gün kaybını önledik.
    CDG havalanında Terminal 1 olarak bilinen bölüme indik. Körük çıkışı, iki pasaport polisi kaçaklara karşı henüz hava alanına giriş yapmadan pasaport kontrolü yaptı.
Champs Elysees

Ana terminal binasına uzun yürüyen bantlarla geçtikten sonra hızla çıkış yaparak dairesel olan terminalin çıkış bölümüne geldik. Hava alanı Paris merkezine 27 km uzaklıkta. Biz bu yolculuğu taksi ile yapmayı tercih ettik. Kişi sayısına göre fiyat belirlenen taksilerde 70-80 euro karşılığı transferiniz sağlanabilir. 24 numaralı kapı taksicilerin olduğu kapı. Ancak terminalden çıkmadan önce turizm danışma standına uğrayıp kentin metro ve sokak haritasını almanızı öneririm. Biz transferi, 24 numaralı kapıya yönelmişken yanımıza yaklaşan ve 70 euro'ya anlaştığımız turist transfer yetkisi olan Afrika kökenli dolmuşçu ile yaptık. Ancak hava alanından kalkan otobüsler olduğu gibi metro ile bu transferi sağlayabilirsiniz. Belirtmek gerekir ki valizli ve çocuklu bir aileyseniz  bu iş metroyla kolay olmayacaktır. Aslında Paris'e gitmeden önce e-mail ile haberleştiğim  www.parisdolmusu.com  ve gidiş geliş için sözleştiğim firma Türk şoförleri ile sizin transferinizi sağlayabileceği gibi, tecrübeli rehberleri ile rehberlik hizmeti de verebilir. CDG hava alanına dönüşü bu firmanın minibüsü ile yaparak son gün Paris ile ilgili ekstra bilgi  alma fırsatımız oldu. Şoförümüz Hasan Paris'te güzel sanatlar okumuştu zira. İlk gün gidişte Afrika kökenli şoförümüz ile konuşurken nereli olduğunu sorduğumda ben Fransız'ım dedi. Jaun Paol olan ismi yeterince Fransız'dı aslında. Ancak sonra sormak istediğimi anlayarak babasının Togo'lu olduğunu ve kendisinin Fransa'da doğduğunu söyledi. Birazda neşeli geçen bu sohbetin aslında Fransa'da pek yapılmayan, ırkçılığa girebilecek sorular barındırdığını Türk şoförümüzden öğrendim. Anlayacağınız Fransa da herkes Fransız ve kimin ne olduğu ile ilgili araştırma yapmakta yasak.
Paris'de Cafeler.
     Yağmurlu bir günde geldiğimiz Paris'te otele girip çıkmamız bir oldu. Biz otel tercihimizi Opera binasının yakılarında bulunan İtalyan caddesinde yaptık. Bu cadde La Fayette ve Haosman Bulvarına paralel bir konumda ve etrafı metrolar ile çevrili.  Aynı zamanda bir çok yere yürüyüş mesafesinde. İlk günün heyecanı ile elimizde metro haritası ile otelin hemen yanında bulunan istasyona doğru yola çıktı.  İstasyonlarda danışma büroları var ve haritaları buradan da alabilirsiniz.  Paris'te beş adet farklı renk ve harf ile kodlanmış İl De Franse sınırları içerisinde hizmet veren tren hatları  ile (bunlar iki katlı), kent içinde ulaşımı sağlayan ve tren hatları ile belli istasyonlarda geçişleri olan 13 metro hattından oluşuyor. Metro hatları numaralar ve renklerle kodlanmış durumda. Her istasyonda bilet makineleri var ve çoklu bilet daha ucuza gelecektir. Kredi kartı ve para geçiyor. Her bilet 90 dakika boyunca geçerli ve bir kaç defa bu işimize yaradı. Trenlere binerseniz ücretleri daha yüksek ve bilet alırken gideceğiniz istasyonu seçip alıyorsunuz. Biletleri çıkış turnikelerinde okutup çıkmanız gerekiyor. Biletinizi saklayın.

   Paris metro hattı devletin kendi gücünü göstermesi açısından önemli bir simge ve kent 100 yılı aşkın bir süredir metrolar ile donatılmış durumda. Karmaşık olan bu sisteme kısa sürede alışacaksınız. Yeri gelmişken Paris'e gelmeden iphone telefonunuz varsa Louvre müzesi (sesli kılavuz) ve metro dahil bir çok mekanın rehberini bulabilirsiniz. Ben giderken metro yazılımını indirdim ve faydasını gördüm.
Metrolar temiz ve güzel.
   Bu ilk gün Paris'te metro ile C hattına gelerek bu hat üstünde bulunan Notre Dame kilisesine uğradık. Kilise Sein nehri üzeride bulunan adada kurulu. Kilisenin adını  Notre Dame'ın kamburu adlı film nedeniyle çocukluğumdan beri bilirim. Çanlarının çalan Kuazimado'yu kim unutabilir. Güzeller güzeli aşık olduğu kız uğruna kendini kuleden aşağıya bırakması nede trajikti. Uzun bir dikdörtgen şekli olan kilise yanlarda göreceğiniz uçan payandaları, yüksek kubbe yapısı ve içeriye ışıkları alan renkli vitrayları ile benzer kiliselere göre öne çıksa dahi Barselona'da gezdiğimiz   Sagrada Familia kadar etkilemedi beni. Ancak kilise kendisi kadar çevresi ile de ilgi çeken bir yer. Arzu ederseniz kilisenin çıkış kapısının solunda çatıya çıkmak için bilet alıp Paris'e tepeden bakabilirsiniz. Yol yorgunluğuyla oturacak bir yer ararken Paris sokak cafelerinden birisi ile meydanın hemen yan sokağında tanıştık. Zorla bulduğumuz bir kaç sandalyeye hemen çökerek kahvelerimizi ve henüz yeni yapılmış makaronların lezzeti ile Paris'te olduğumuzu hissettik  açıkçası.
Notre Dame ve Sein.
     Uzun süre kalmadığımız bu mekandan yine C hattı ile Eifel kulesine doğru yola çıktık. İndiğimiz metro durağından 5-6 dk yürüyüş ile binaların arasından karşımıza çıkan bu metal kuleden gözlerimizi ayıramadan ve bol bol fotoğraf çekerek yolumuza devam ettik. Ancak bir süre sonra devasa metal kule objektiflerimize sığmamaya başladı.  Kuşkusuz Paris gezisinin en önemli anlarından birisi Eifel kulesi ile karşılaşma. Hep gözünüzün önünde olan ve hatta yerli bir dizi sonrası en çok satılan posterler listesinde bulunan Eifel  Kulesini  görmek heyecan verici doğrusu. Aynı duyguyu yıllar önce geniş bir kapıdan girdikten sonra karşıma çıkan Pizza kulesini gördüğüm anda yaşamıştım. Eifel Kule çıkışını asansörlü veya merdiven+asansör ile yapabilirsiniz. Ancak ben sıra bekleyip merdiven kullanmamanızı öneririm. İki etaplı merdiven çıkışı dik ve zor oldu bizim için. Eifel'de dikey kule asansörü çok sıra beklediğiniz bir yer ancak tepeye çıktığınızda havada güneşliyse her şeye değiyor doğrusu. Yaklaşık 90 dakika kaldığımız kuleden indikten sonra kulenin önünde bulunan parkta biraz oyalandık ve ortamın keyfini çıkarmaya çalıştık. Ancak bakımsız bir yeşil alan ve kumar oynatan, içki satanlar ve bunların peşinde bisikletli polislerle ortam ilgimizi çekmediği için daha fazla kalmamaya karar verdik.
     Geliş günü olan bu ilk güne rağmen bir üçüncü durak yaparak geri kalan günlerimizde yer açalım düşüncesiyle Zafer Takı'na gitmeye karar verdik. Metro ile kısa bir yolculuktan sonra çevresinde oldukça geniş bir yol olan Tak'a ulaştık. 9 yolun birleştiği bu meydana alt geçitler ile ulaşıyorsunuz. Tak aynı zamanda en ünlü cadde olan Champs Elysees başlangıcında. Artık yeter dediğimiz bu ilk günde oldukça yorgun bir halde tekrar gelmek üzere buradan ayrıldık.
Resim yazısı ekle
Ertesi gün Disneylandin  daha sakin olacağı düşüncesiyle pazartesine denk gelen gezimizi ikinci gününü buraya ayırdık. Paris'e gelmeden önce fast pass biletlerimizi internetten alarak bu işi tamamlamış olduk. Disneylan'de ulaşım oldukça kolay. Kırmızı A tren hattının her hangi bir durağından binerek gitmek istediğiniz durağı (Marne la vallae) seçerek bilet alıyorsunuz buda en uzak nokta için 7,5 euro ve yaklaşık 30 dk sürüyor. Kalabalık bir grupla indiğimiz trenden daha önce bilet almış olmanın verdiği avantaj ile doğrudan park içine girdik. Studio için bilet almadığımızı ve girmediğimizi belirtmek isterim. Disneyland için girişteki yerleşim planını alarak planlı gezmenizi öneririm. Çocuksuz yetişkinlerinde rağbet ettiği bu muhteşem oyun parkında her şey çok özenli ve olabildiğince Amerikan kültürünü yansıtıyor. Kurulduğu yıllarda bunun tartışmasının yapıldığını hatırlıyorum. Bende yadırgasam da park oldukça keyifliydi. Space Muntain, Big Tounder Mountain, Temple of the peril, Pirates Of caribbean ve It's a small world öne çıkan yerlerden.  18:00 çizgi film kahramanlarının geçişini izledikten sonra  Disneyland Railtour'a binerek tüm parkı çepeçevre dolaşmış olduk. Dönüşte biraz beklemiş olsak da yine aynı rahatlıkla dönüşümüzü aynı tren ile yaptık.
Louvre Müzesi. Fransa tarihi tabloları.
    Üçüncü gün sabahı şu efsanevi Louvre müzesini görelim diyerek yine yollara düştük. uzaktan oldukça sakin gördüğümüz primadin önünü birazda sevinçle vardığımızda salı günü kapalı olduğunu görerek hafif bir şok yaşadık. Ancak C tren hattına yakındık ve hızlı bir kararla bugünü Versailles sarayında geçirmeye karar verdik. Versailles C sarı hattı gidiyor ve bilet fiyatı metro ile aynı. Güzel bir seyahat  ile görece sessiz bir bölgeye gelmiş olduk. İstasyondan çıkıp sola doğru kalabalığı takip ettiğinizde şatonun bahçesine giriyorsunuz. Önceden bilet almadığımız bu mekan için ailenin iki ferdi giriş sırasına, bende bilet sırasına girerek ve yaklaşık 2 saat bekleyerek öğlen saatlerinde saraya girdik. Sarayın içi ve bahçesi ayrı ayrı geziliyor ve bahçe için mutlaka bilet almanızı öneririm. Gezimizin en etkileyici mekanlarından birisi olan bu saray birazda bilgi sahibi olunup gidilmesi gereken bir yer, Marie Antoinette filmi mesela. Oldukça kalabalık ziyaretçi grubu ile gezdiğimiz bu sarayda çok fazla sayıda Fransız öğrenci görmeniz mümkün. Ufak yaşta yerlerde oturarak, tabloların altındaki notları yazarak ve öğretmenlerin anlatımlarının dinleyerek iyi bir tarih dersi aldıklarının söyleyebilirim.  
Paris'de aşk başkadır.
Sizi çıkışa yönlendiren tabelaları takip edince kendinizi bahçede buluyorsunuz. Bu mekan ve bahçeler için akıllı telefonlarda yazılımlar mevcut ve gelmeden önce yükleyin. Uzun süre kaldığımız saraydan,  bahçeden gelen klasik müzik seslerine doğru yürüdüğümüzde bizi uçsuz bucaksız oldukça bakımlı ve modern ögelerin de eklendiği orta çağ bahçesi karşıladı. Sağlı sollu bahçelerin derinliklerinden gelen klasik müzik sesleri, yer yer ellerinde ahşap kalıplarla şekilli ağaçları budayan bahçıvanlar, geniş çim alanları  ve en sonunda bizi karşılayan ve havuzdan çıkacakmış gibi canlı duran tanrı heykelleri ve at arabaları bahçe girişi aldığımız için ne kadar doğru  karar verdiğimizi anladık. Heykellerin olduğu havuz her iki tarafından, halka açık olan ve üzerinde kayıkla gezebileceğiniz havuz, parklarında bisiklet sürebileceğiniz arboretuma geçiş mevcut. Bu geçişten sonra halk için açık olan alana geçiyorsunuz ve dönüş için biletlerinizi saklamanız gerekiyor. Kapıda güvenlik var çünkü. Bu alandan sonra yiyecek içecek alanları mevcut. Saray içinde kafeterya olsa da ben yemek işini burada halletmenizi öneririm. Kaldığımız sürece güzel bir hafta sonu geçiriyor muşçasına gölette kayıkla gezip, ağaçlık yolda bisiklete bindik. Çimlerin üzerinde dinlenip her biri 5-6 kilo olan tatlı su balıklarını ve ördekleri beslemek çocuklar için keyifli oldu. Sabah 10 gibi geldiğimiz Versailles'den  18 sıralarında dinlenmiş olarak ayrıldık.
      Paris'te günün bitmediğini anlamış olmalısınız. Bizde artakalan zamanı Montmartre tepesinde geçirmeye karar verdik. Gün batımına doğru önce C hattı,  sonra M12 ile Abbesess durağında inerek kısa bir yürüyüş ile tepeye  funikuler ile  çıktık.  Metro biletleri burada da geçerli. Bu tepede Paris manzaralı merdivenlere oturmuş ve kimi sohbet eden, kimisi müzik yapan insanları görmeniz mümkün. Tam tepede bulunan Sacre Cour Bazilikasının gezerek, sağa doğru tepeyi dolaşmaya başladık.
Fransa'da bana Neşet Ertaş dinleten
Ressam Kemal 
      Hemen sonra küçük bir meydan karşıladı bizi. Bu meydan sol tarafında    ressamlar sokağını göreceksiniz. Değişik bir şeyler ararken sokağın en dibinde ve köşede yerleşmiş, pala bıyıklı sokak ressamında karar kıldık. Çat pat İngilizce konuştuğumuz bu hayli tecrübeli yaşını almış ressam bir süre sonra Türk olduğunu  ve uzun yıllardır Fransa'da yaşadığını anlattı. Kulaklığıyla sürekli yanık Orta Anadolu türküleri ve Neşet Ertaş dinleyen   ressamımız buram buram memleket hasreti kokuyordu. En sevdiği kardeşinin kaybından tutunda İstanbul'da geçirdiği gençlik yıllarına kadar pek çok şeyden konuştuk. Vatan özlemi artık yaşlanmış bedende durmuyor ve bizim zihnimize akıyordu. Sohbet devam ederken karı koca yan gözle baktığımız portrenin durumu içinde endişelenmeye başlamıştık. Oğlan neyse de kızı bir türlü benzetemedik. Kararmayan Paris gecesi yine kararmamaya başlamıştı ve portre ressamı Kemal'inde eve gitme zamanının geldiğini açılan telefonlardan anlamıştık. Artık ne yapsak fayda etmeyecek portrenin alt köşesine baktığımızda 2018 tarihini görünce Kemal'in çocukların 4 yıl sonraki portrelerini çizdiğini fark ettik. Şimdi 2018 yılını bekleyip göreceğiz bakalım. Gider ayak Kemal bey sağ olsun bize yemek önerileri ve Paris için yeni fikirler verdi. Hüzünlü ve memnuniyetle havanın kararmak bilmediği bir Paris gecesinde saat on sıralarında artık yorgunluktan bitap halde geri dönüş yoluna başladık. Geldiğimiz yoldan ilerlerken ışıklandırılmış Eifel kulesini solda seyrederek funikuler ile çıktığımız  tepeyi bu defa merdivenler ile indik. Uzun ve yorucu geçen bir gün sonrasında kendimizi otele attık. Sokaklar boş ve iş yerleri kapanmıştı.
Ressamlar sokağı.
    Son tam günümüzü Louvre müzesine ayırdık. Sabah erken saatlerde yola çıkarak sıraya girdik. Daha önce bilet almadığımız için güvenlik geçişinden sonra cam piramit altında bulunan geniş salonda biletlerimiz aldık. Biletiniz varsa sıra dışında doğrudan geçiş kapısı mevcut. Müzede bulunan kullanımı kolay rehberi bir an önce edinerek 1.kata çıktık. Bu rehberde görmeniz gereken belli başlı bilinen sanat eserlerinin yerleri işaretli. Mona Lisa tablosu ilk aradığımız yer oldu. Önünden büyük bir kalabalık ve her iki yanındaki  güvenlikçiler ile orada durduğunu anlamak zor değildi. Yaklaşık 20 dk bu salonda geçirdikten sonra 2 saat  müzede kaldık. Birbirinden muhteşem eserleri görmek bir süre sonra algınızda bozulma yapacaktır. Mümkünse rehber eşliğinde ve önemli eserleri gezerek bu durumdan kurtulabilirsiniz. Louvre müzesi salonları ve binası ile etkileyici bir mekan. Binaların duvar diplerinde oturma alanları insanları kendisinden uzak tutmaktansa adeta içine alıyor.
    Louvre müzesinde gördüğünüz cam piramit uzun bir düzlem sonrasında Champs Elysees kadar uzanıyor. Biz bu uzun yol yürüyüşünü yavaş yavaş ve bir öğle arasında, iş yerlerinden çıkan Paris'liler ile birlikte, bazen oturarak bazen yürüyerek ve parklarında dinlenerek  yaptık. Ünlü Concorde metro istasyonu burada göreceğiniz dikili taşın olduğu meydandan almış ismini. İlk gün gittiğimiz Arc De Triomphe'nin  Champs Elysees başlangıcında olduğunu söylemiştim. Şimdide tam tersten  yürüyerek tekrar geldik bu alana.
Louvre ile Concorde meydanı arasında bulunan Büyük park.
      Hemen hemen tüm ünlü mağazaların olduğu bu şık cadde sanıyorum en kalabalık yerlerinden birisi Paris'in. Yarım günümüzü alan bu tur sonrası,  çıkarken sağda konumlu  metro ile tekrar Louvre müze durağına gelerek planladığımız Sein nehri tekne turu için Batobus isimli hop on hop off teknesi ile günlü 45 euro'ya dört kişi anlaştık. Sekiz durakta 15 dakikada bir duran bu üstü cam ile kaplı teknelerde rahat ve keyifli panoramik nehir turunun iki saatte tamamladık. Tüm tarihi ve turistik mekanların önünden geçen bu güzel ulaşım aracını niye baştan kullanmadık diye hayıflanmadık ta değil. İki günlük bilet ile neredeyse metro yüzü görmeden ( metroya göre pahalı olacaktır) tarihi yerleri gezebilirsiniz. Ancak genç ve enerjik hissediyorsanız tabana kuvvet köprüler ve Sein nehri kıyıları çok güzel gelecektir size.
Sein tekne turu.
Etkileyici bir günün sonuna  geldik yine.
    Son durağımız olan Müze D'Orsay önüne çıkmadan önce Sein nehri kenarında çadırlar ve oyun alanları arasında gezinti yapalım dedik. Özel bir organizasyona sahiplik yapan nehir kıyısında fotoğraf sergisine rastladık. Sergide ünlü sanatçıların Sein nehri kıyısında çekilmiş fotoları, bu kıyılarda kimlerin gelip geçtiğini  hatırlattı bize hüzünle. Paris'te geçirdiğimiz her an bizi kente daha fazla bağladı açıkçası. Tekrar gelmek gerektiğini konuştuk. Güneşli erken yaz günlerinde uzun uzadıya sen nehrinde dolaşma fikriyle dönüş yolunda bulduk kendimizi.
        Son günümüzde hava alanına ulaşımın mevcut grev nedeniyle zor olabileceğini hesaba katarak 3 saat önce yola çıktık. Ancak öncesinde sabah erken saatlerde Exki isimli organik ürün satan  küçük lokantada uzun bir kahvaltı yaparak güne başladık. Uzun bir Hosman ve La Fayette yürüyüşünden sonra Opera binasının arkasında bulunan alış veriş merkezlerine uğrayarak zaman geçirdik. Ve nihayet dönüş saati geldi. Hafta içi olmasından dolayı oldukça sakin olan hava alanından sorunsuzca uçağımıza bindik.
Geleneksel soğan çorbası.
Yeme içme zevkim olmasına rağmen belli başlı şeyleri tatma imkanımız oldu.  Hızlı ve bana göre bu sürede yapılabilecek en dolu tur nedeniyle yemek ikinci planda kaldı. Ancak oturduğumuz yerlerde geleneksel yemekler istedik. Şarap ve peynirleri, baget ekmekleri, boeuf bourguignon, patatesli ördek, kruvasan, tatlıları, kahveleri, makoranları ile güzel bir lezzet turu oldu aynı zamanda.
Kimler gelip geçmiş Sein kıyılarında.
     Paris uzun süredir görmek istediğimiz bir yerdi. Sandığımdan daha fazla etkilendiğimi söylemek isterim. Sanıyorum sayılı kent insanda bu denli etki bırakabilir. Uniform binaları, muhteşem metrosu, etkileyici tarihi yapısı ve en önemlisi ortasından  geçen Sein Nehri ile Paris ancak uzun süreli yaşanırsa anlaşılabilecek kişilikli bir kent. Mısır için Nil, Londra için Times, İstanbul için Boğaz neyse  Sein'de o.

      Gelelim başlığa. Türkiye'de zaman zaman cafe de paris isimli cafelere rastlardım. Bir ara birisinin müdavimi olmuştum. Bende Pariste bir tane bulurum düşüncesi ile gittim,  baktım ki Cafe de Paris ancak Paris'de Cafe de Paris. 

26 Nisan 2014 Cumartesi

Hint Okyanusunda Su Damlası

   Seylan çayını orta yaşlarda olup da bilmeyen yoktur. Ben evde yerli çay ile karıştırılıp demlendiğini hatırlıyorum. Kaçak çay olarak yıllarca doğu ve güneydoğu sınırlarımızdan içeriye girdi. Gidip çayı yerinde içelim diyerek, Ekin 2013 tarihinde yaklaşık altın gün süren tur ile Hint okyanusunun eşsiz adasına gittik.
Oradaydım.
    THY 'nin Colombo    varışlı,  Male (Başkent-Maldivler) aktarmalı tarifeli seferleri mevcut. Tarifeli sefer 01:05 de. Male ilk varış yeriniz ve  yolculuk  7,5 saat sürüyor. Uçağın büyük kısmını Male'ye bırakarak, sıkı bir muson yağmurunda tekrar havalandık ve Colomboya yaklaşık 2 saat sonra indik. Colombo hava alanı modern  sayılabilecek temiz bir hava  limanı. Liman çıkışında yan yana dizili döviz bürolarından dolar karşılığı Rupee alarak ( 1USD=177,75 Rupee) burayı terk ettik. Sri Lanka çıkışında elinizdeki Rupee'leri dolara çevirmek isterseniz   girişte size verilen makbuzu ibraz etmeniz gerekiyor. Atmamanızı öneririm. 
Cumhuriyet ile yönetilen ülkede yaş ortalaması 75 ve çoğunluk Sinhali. Araplar göçler ile güney limanlarında baharat ticareti yapıyorlar ve bu nedenle arap etkisi de ada da mevcut. Adaya ilk göçlerin Avusturalya ve Hindistan'dan olduğu kabul ediliyor. Portekizler, Hollandalılar, İngilizler sırasıyla adaya hükmediyorlar. 1947 de Dominyon olarak ulusal kongrelerini yapıyorlar. Sri Lanka ismi 1972 'de veriliyor. Sinhali ve Tamiller arasında çatışma 1978-2008 arasında devam ediyor ve Mahinda Rajapakse tarafında Tamiller ağır kayıplara uğruyor. 

Kandi Kutsal Diş Tapınağı
       Sri Lanka muson ikliminin hüküm sürdüğü, bol yeşillikli tropikal bir ada. Çok boğucu olmamakla birlikte nemli ve tüm yıl 25-30 derece arasında değişen  sıcaklığı sahip. Muson yağmuru gezimiz boyunca bizi pek etkilemediyse de, tüm grubu gafil avlayarak bir defasında kötü bir şekilde ıslandık. Islandık demek az kalır. Denize girip çıkmayla aynı şeydi. Üzerinizde uygun uzun yağmurluk yoksa yerden sıçrayan sular belinize kadar sizi ıslatabilir. Bu nedenle ayak bileklerinize yakın uzunlukta,  ince  yağmurluk almanız ve hiç yanınızdan ayır mamanızı özeririm. Şemsiye önerilse de muson yağmurunda pek etkili olmayacaktır.  Çantanızda özellikle kuru yedek giysi bulundurmalısınız. Sırt çantanızın su almayan tiplerden olması  fotoğraf makineleri ve elektronik cihazlar için çok önemli. Yarı açık kayışlı suya dayanıklı sandalet veya bu tür ayakkabı faydalı olacaktır.  Ayrıca size tapınaklara ayakkabısız girildiğini, erkekler için uzun şort, bayanlar içi uzun şort (veya etek-pantolon) ve kolları örten giysilerle girilmesi gerektiğini hatırlatalım. Şoset çoraplara izin var. Bu nedenle yazının sonunda size anlatacağım bir tapınağa giremeyen arkadaşlarımız oldu. 
     Konu tropikal ve az gelişmiş ülkeye yolculuk olunca sinek kovucu, basit ağrı kesici, soğuk algınlığı ilaçları gibi ilaçları yanınızda bulundurmakta fayda var. Zorunlu aşılama yok. Tüm gezi boyunca grupta bağırsak iltihabı olan çıkmadı. Bu birazda sizin kaldığınız ve yediğiniz yerler ile ilgili bir durum. Elektrik 230 volt ve adaptör gerekli. Otellerin çoğunda internet bağlantısı bulabilirsiniz.
   
   Gezimizin ilk durağı başkent Colombo, hem nehir, hemde deniz kenarında olması ile oldukça hareketli bir kent. Çok kalmadığımız bu yerde yol boyunca araba yedek parçacıları, tuk tuk arabaları, içleri çok  harap ancak tabelaları mükemmel çok sayıda bakkal türevi yerleri görmeniz mümkün. Yoksulluk kenar mahallerde göze çarparken liman çevresinde yüksek katlı binaları görkemli. Bu bölge İngiliz sömürgeciliğinin  izlerini taşıdığı gibi halen devam eden batılı ticari hareketlerinde devam ettiği bir alan. Akşam üstü vardığımız Colombo'da, okyanus kenarında kordon boyu gibi gezebileceğiniz, yemek satan büfelerin olduğu kıyı bölgesinde bir süre kalarak güneş batımını  seyrettik. Havanın nem oranından mıdır  nedir, kızılın her tonunu görmek mümkün gün batımında okyanus kıyısında. Okyanustan esen rüzgarla havalanan onlarca uçurtma görülmeye değer doğrusu. Temiz görünmemekle birlikte mis gibi kokan ve Sri Lanka'nın yerel tatlarından olan nodul veya pirinç ile yapılan, deniz ürünleri ve sebzelerin kullanıldığı yemekleri, soslu sığır etlerini yeme fırsatımız oldu. Metal döküm yüzeylerde pişirilen malzemeler, baharatlarla tatlandırılıp  pirinç ve nodulla karıştırılıp servis yapılıyor. Porsiyon büyük ve lezzetli. Deniz mahsullü olanlarının içerisinde karidesleri kabuklu yemek zorundasınız. Tavuk ve et soslarla şişlerde ve mangalda pişiriliyor. Benim yediğim sığır etiydi ve lezzetliydi. Ancak etlerinin genel olarak sert olduğunu belirtmek lazım. Domuz eti de sıklıkla kullanılıyor ve yerken sormalısınız. Bu sokak denemesinden kimseler hastalanmadı. Ancak yinede dikkatli olmakta fayda var.
Lotus çiçekleri
      Uzun süre kalamadığımız Colombo'dan belki ileride gelip uzun süre kalabiliriz düşüncesiyle sabah erken saatte Dambulla'ya gitmek için ayrıldık. Gittikçe seyrekleşen kent kalabalığından sonra kırsal kesimde bazen sıklaşan, bazen seyrekleşen  tik ağaçlarını, yılda bir defa meyve veren ananas tarlalarını, bataklığı anımsatan göletleri, uzaklarda gezinen filleri seyrederek yaklaşık iki saatlik keyifli bir yolculuk yaptık. Şerbet gibi suyu akan ananaslar dan alarak bizde satılan ananasların hıyar tadında olduğuna karar verdik.
   SriLanka 'da yollar gidiş geliş ve oldukça dar. Colombo'nun tek çevre yolu biz oradayken açılmıştı. Trafik açısında kazaya rastlamasak da pek güvenli olduğu kamyonlar nedeniyle söylenemez.
Tadı renginden belli. 
       Öğlen saatlerinde vardığımız Dambulla kaya mağaraları ile ünlü bir şehir. Gezinin en enteresan yerlerinden birisi olan bu bölge, yek pare kayadan oluşan bir tepeye oyulmuş manastır mağaraları ile ünlü. Uzun merdivenli yolu maymunlarla beraber yürüyerek çıktık. Az bir yol olmadığını söylemek lazım. Çıplak ayakla girdiğimiz manastırda sıcak kayalar ayaklarımızı pişirdi.
        İÖ. 1. yy da Anuradapura'dan sürülen kral Valangamba 'nın yaptırdığı bu tarihi mekana sonrasında gelen krallarda eklemeler yaptırmış. En büyüğü 15 m olan, 150 Buda heykeli mevcut ve bir çoğu bu kayalardan oyulmuş. Heykeller Buda'nın vücut dili ile ilgili pek çok şeyi size öğretebilir. Manastır yüksekliğinde verdiği ferahlıkla esintili ve bölgeye hakim manzaraya sahip. Bu yönde fotoğraf çekmeye de çok elverişli. Özellikle  avluda kimsenin olmadığı bir anda kendimi Tibet'de ıssız bir tapınakta hissettim.
Dambulla Kaya Manastırları
Ölü Buda bel içeriye kıvrılmış.
Bu tapınağın giriş bölümde daha 2000'li yıllarda bitirilmiş Altın Tapınağı görmeniz mümkün. 
        Dambulla'dan sonra gittiğimiz Polonnaruva 1200 yıllarında kötü yönetimden dolayı terk edilmiş bir antik yerleşke ve UNESCO Dünya Mirasları arasında. Ayakta ve yatar Buda heykeleri en büyüklerden ve taş dokusu etkileyici güzellikte. Buda heykelleri ile fotoğraf çektirmek isteyeceğinizi tahmin etmek güç değil. Ancak Buda'ya arkanızı dönmek büyük bir saygısızlık olarak kabul edildiği için yan durarak çektirmenizi gerekiyor. Geniş bir alana yayılı bu antik kenti gezerken not almanız veya harita üzerinde işaretlemeniz daha sonrasında hatırlamak için çok yardımcı olacaktır. 
      Anuradapura 4.yüzyılda sulama sistemleri ve tapınakları ile gelişmiş bir merkezmiş.   Sri Lanka'da göreceğiniz en önemli yapılardan birisi burada. 120 m yüksekliğinde ve 10 milyon tuğladan yapıldığı söylenen bu yapı insan eli ile yapılan, piramitlerden sonraki en büyük yapı olarak biliniyor. Bo ağacının beraberinde eşsiz bir görüntü oluşuyor. Sanırım beni en etkileyen yapı bu oldu. Çevrede hiç bir bina yokken insanların inançlarının büyüklüğünü temsilen bu denli görkemli yapılar yapması inanılmaz. Yine bu bölgede Sri Mahabodi tapınağı yüksek duvarlar ile çevrili olan önemli bir tapınak. İçerisinde Buda'nın inzivaya çekildiği Bo ağacını dallarından alınıp ekilmiş. Çok yaşlı ağaçların yanında, dış ile iç duvar arasında çok sayıda Bo ağacı mevcut. Bizim bulunduğumuz dönemde beyaz giysileri ile çok sayıda Budist ellerinde rengarenk lotus çiçeklerini Buda'ya sunduktan sonra dua zamanın gelmesini bekleyerek birlikte dua ediyorlardı. Ağaçlara dilekleri için beyaz bez bağlayanları da unutmamak lazım. Tapınaktan ayrıldıktan sonra aniden ortalığın tenhalaşması ile muson yağmurunun başlaması bir oldu. Yerli halkın hissettiği muson yağmurunu biz hissedemedik. Yolda gördüğünüz çoğu kişide, özellikle turuncu giysi giyen Budist rahiplerde şemsiyeye görmek olağan bir durum. Yazının başında bahsettiğim tam anlamı ile sudan çıkmışa burada döndük. Sri Lanka'da Ay Taşı ile ilgili   çokça hediyelik eşya görebilir veya bir şeyler duyabilirsiniz. Budist inanca göre insan yaşamının evrelerini anlatır.  Yarım daire şeklindedir ve bizim gördüğümüz Kral tapınağının kapısında olanıydı. Mermerden yapılmış bu kabartma üzerinde yay şeklinde dizilmiş ve her yay katında insanın doğumdan ölüme kadar olan dönemi temsil eden hayvanları   görebilirsiniz. Ay taşının diğer yarısı kapı altındadır ve insanoğlunun kontrolden çıkmış varlığını simgeler. Anlayacağınız Ay Taşı önemli bir ikon. Bir tane aldık.

 
Mihintale
 Mihintale Sinhali halkının önem verdiği ve ilk Budist töreninin yapıldığı yer. Uzun merdivenli  yoldan sonra, çıplak ayakla girdiğimiz bu manastırda, ayaklarımız yanarak eşsiz güzellikteki manzarayı ve yanında ufacık kaldığımız stupa çevresini doya doya gezdik. Aynı avluya bakan diğer iki tepede gözlem kayası ve bir Buda heykelini olduğu  tepe kompleksi tamamlıyor.   Buda heykeli ile birlikte bu üçlü kompleks  uçsuz bucaksız ormanlık alan üzerinde eşsiz bir manzara oluşturuyor. Soluklanmak için durduğumuz  otopark alanında, tuz  ve kırmızı biberli mango yemenizi, hindistan cevizi suyu içmenizi , hindistan cevizinin iç zarını taze taze yemenizi öneririm.
Muhteşem Freskler, Sigiriya
    Bu gezinin  beni en çok etkileyen yerine geldik. Sigiriya oldukça önemli ve benzerine pek fazla rastlanmayacak coğrafi ve arkeolojik değere sahip orman içerisinde kalan antik yerleşim alanı. Tek ve yüksek bir kaya parçası Arslan Kayası olarak biliniyor (Sigiriya). Bu kayanın kuzey tarafında aslan pençesi silueti bulunur. Uzun bir yerleşim kompleksi harabesinden sonra, dik merdivenlerle çıkılan bu kayanın yanlarına bugün çelik halat ve konstrüksiyonlar ile platform ve merdivenler yapılmış. Soluk soluğa çıktığımız bu platformların birisinde Sri Lanka reklamlarında simgeleşmiş belden üstleri çıplak kadın duvar resimlerini göreceksiniz. Flaşsız çekim yapabileceğiniz bu alanda çok beklemek mümkün değil. Hızla ve yükseklik korkumuzu yenerek çıktığımız bu merdivenlerin sağında ve solunda çok sayıda yaban arısı kovanını başta kayalardan ayıramasak da,  arıların zaman zaman yüksek   seslerden ürkerek insanlara saldırdığını ve yolda gördüğümüz sineklikler ile çevrilmiş kulübelerinde bu amaçla yapıldığını sonradan öğrendik.

Sigiriya
Sigiriya
Gidiş geliş olan merdivenlerden kalabalık nedeniyle zar zor geçerek terden sırılsıklam kaldığımız üst platformda bizi benzersiz manzara karşıladı. Göze ilk çarpan yıkılmış duvarlardan arta kalanlar ile doğu tarafındaki su biriktirme havuzu oldu. 4-5. yüzyıl civarında yapılan bu binaların saray veya Budist tapınağı olabileceği söyleniyor. Kral  Kassapa döneminde yapıldığı ve izlenen kadın fresklerininde Tara Devi ismi verilen Tantrik Budizm en önemli figürlerinde birisin olan Avalokitesvara'nın karısı olduğu kabul edilmektedir.  Kalp hastalığı veya yükseklik korkusu olan buraya çıkmasın derim. Aşağıdan da güzel görünüyor. Sigiriya yolunda ada için endemik bir tür olan mavi kuşu görme fırsatımız oldu. Biz her ne kadar bu geziyi kültür  turu olarak planladık sa da,  belirtmek gerekir ki Sri Lanka safari için de uygun bir yer ve bu amaçla turlarda düzenleniyor.  
       Sigiriya'dan terli ve yorgun ayrılarak bir sonraki durağımız olan Kandi şehrine geçiyoruz. Ada geneline göre 500 m ile yüksekte olan bu eski başkentte virajlı ve bol yeşillikli manzara eşliğinde kente vardık. Adanın diğer alanlarına göre gelişmiş bir kent havasında olan şehir ortasında oldukça yüksek debili bir  nehir akıyor. Aynı zamanda, çevresinde yürüyüş yolu olan gölet kentin çekim merkezi.

   Çok güneşli bir havada başladığımız şehir turunu aniden başlayan ve 1-2 saat süren muson yağmuru nedeniyle kısa kesmek zorunda kaldık.
Kandi, 
Bulduğumuz en dükkana girerek (neyse ki kek ve kurabiye satan bir yer) mahsur kaldık. Şiddetli yağmur altında Tuk Tuk ile gideceğimiz Halk Dansları merkezine kendimizi ıslanmadan atabildik.
   Bu merkez kadınlı erkekli dansçıların, davul ve zillerle yaptıkları yöresel oyunları sergiledikleri biletle girilen kültür merkezi niteliğinde.Yaklaşık 30-40 dk süren  gösteri sonunda avluda açık havada ateşle oyunlar sergileniyor. Yağmur ve trafik nedeniyle kendimizi zor attığımız otelde sabah kalktığımızda dev bir nehrin yanında bulduk kendimizi. Her yerde gördüğümüz ve sömürge dönemlerini anımsatan demir tren köprüleri hemen yanımız da duruyordu. Hava kapalı ve pusluydu. Güneşin ortay çıkmasını ve fotoğrafa elverişli bir gün için dua ederek sabah erkenden, Kutsal Diş Tapınağı olarak bilinen ve Sri Lanka'nın en kutsal emanetini olduğu, hac merkezine doğru hareket ettik. Vardığımızda lotus çiçekleri her yerde ve her kesin elindeydi. İnsanlar bembeyaz giyinmiş, küçükten büyüğe sıra halinde ve sessizce tapınağa doğru gidiyorlardı. Hepsinin elinde farklı renkte biraz sonra Buda'ya sunacakları lotus çiçekleri vardı. Tapınağın ana girişin de
her iki tarafında renkli bayrakların olduğu uzun bir yoldan geçilerek, giyiminize daha dikkat edilerek içeriye alındık. İnsan seli arasında Buda'nın kutsal dişinin saklandığı odanın önüne kadar geldik. İki katlı içi mekanı olan bu ahşap yapının içini görmek mümkün değil ve  Puca adı verilen törenlerde kapıları açılıyor. Ancak kutsal dişi görmek mümkün değil. Oldukça tenha olan salondan avluya çıkınca yüzlerce insanın nereye gittiğini anlamış olduk. Tütsüler ve yağdanlıklar dan yayılan duman ve koku bizi içine aldı. Çıplak ayakla girdiğimiz avluda yerlerin yağ içinde olduğuna aldırmadan güzel kareler yakaladık.  Yağdanlıklarının karşı tarafında, üzeri kapalı olan bölümünde hacı adayları yapılacak duayı bekliyorlardı. Her yaştan insan aynı ortamda ve sadece beyazlar içindeydiler. Çok etkileyici olan bu anı unutmak sanırım kolay olmayacak. Bir gün bu tapınağa gelirseniz gece devam eden ayinlere katılmalısınız derim.
          Kutsal dişin Buda yakıldıktan sonra küllerin arasından alındığı ve Budist prensesin saçları arasında Sri Lanka'ya getirildiği rivayet ediliyor.  Sri Lanka'lı Budistleri inancına göre her inanan bir defa bu tapınağa gelmelidir. Temmuz ve Ağustos aylarında dolunaydan 10 gün önce başlayan büyük tören bu adaya planlı gelecekler için hedef olsun. Kanımca Kandi en az 2-3 gün kalmayı hak eden bir şehir.   Bu gezide ve özellikle bu tapınakta insanların güler yüzlülüğü, fotoğraf taleplerine hemen yanıt vermeleri ve huzurlu halleri acaba Budizm ile ilgili midir diye düşünmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. 
   Sri Lanka çay ve baharat konusunda   zengin bir yer. Yüksek bölgelerde yetişen çay ve bahçelerini görmeye Nuvara Eliya'ya gidemedik.
 
    Ancak yol üzerinde durup tadım yaptığımız ve eve getirdiğimiz çayları bizim demleme şeklimizle çok koyu ve aromalı.   Baharatı unutmamak lazım. Her türlü baharat yetişiyor. İngilizler çay bahçeleri ve baharatlar uğruna tabiri caiz ise demir ağlar ile örmüşler adayı. Bu yazıda değinmediğim sömürgecilik şekli ve yaşamı ile Budizm ve Hinduizm ile ilgili bilgiler uygun kaynaklardan okunup gidilmeli. Özellikle Budizm ile ilgili çok sayıda manastırın olması Buda heykellerini anlamak açısından önemli.
      Sri Lanka özellikle Budizm, Hinduizm ve Müslümanlığın potasında karışmış, çok dinli ve kültürlü bir ülke. Şimdilerde  haberle de enderde olsa Budistlerin ve Müslümanların bazen ölümle sonuçlanan çatışmalarını görebilirsiniz. Temelinde dinlerin yayılmacı özelliği ve kadın erkek ilişkilerine dayalı bu problemlerin ileride adada sorun yaratması pek muhtemel. Bu karışık yapı içerisinde gezen kişi olarak kısa süre içerisinde bölgeyi algılamak mümkün değil. Kavramlar, olaylar hepsi kafanızda çorba oluyor. Mutfağına değinmeme nedenimde bu. Yediğimzi bir çok yemeğin aslında yerel olmadığını da farkındayım. Bu nedenle sanıyorum yazdığım en zor gezi yazısı bu oldu benim için.  Ancak size Afrika'da göremeyeceğiniz kadar özgür fil göreceğiniz garantisini verebilirim. Vakit darlığından gidemediğimiz güneydeki çay bahçeleri, kıyı balıkçıları, vaktiniz olursa deniz altı güzelliklerini kaçırmayın derim.   
     Başlığa gelince, ada Hint okyanusunun hemen altında, pek kimsenin fark etmediği  su damlası gibi duruyor   adeta. Kim bilir ki Seylan'ın burada olduğunu.
Piramitlerden sonra insan eli ile yapılan en büyük antik yapı. Rivayet o ki  Bo  ağaçları (Hint İnciri) Budan'nın inzivaya çekildiği ağacın dallarından çoğaltılmış. 



Fotoğraflar: Mehmet Özer  (izinsiz kullanılamaz)